Bilinç Nedir?

Bilinçlilik nedir?
http://www.felsefeforumu.com dan alınmıştır

Bilinçlilik denilen deneyimin ne olduğu gibi zorlu bir soruya bilinçliliğin ne olmadığını söyleyerek yanıt aramak daha kolay olacaktır.Bir kişi derin bir şekilde uyuduğu veya komada bulunduğu zaman bilinçli değildir.Hafif uykuda iken bilinci kapalı gibi görünse de bir annenin bebeğinin hafifçe mızıldanmasını duyup uyanması örneğinde olduğu gibi tamamen bilinçsiz değildir.Uyanıkken gözlerini kapadığı veya kulaklarına kulaklık taktığı zaman görsel ve iştisel bağlamda bilinçliliğini kaybeder.Diş hekimi anestezi ile ağzın bir bölümünü uyuşturduğunda kısmen duyumsal bilincini kaybecedektir.

Alzheimer hastalığı gibi beynin fonksiyonlarının yavaş yavaş yitirildiği bir hastalıkta bilinçlilikde giderek azalır. Çevrelerindeki her şeyden yavaş yavaş kopar ve kendi kimliklerinin bile farkında olamayacakları bilinçlilik düzeylerine gerilerler..

Bilinçliliğin ne olduğuna doğrudan yaklaşmak bir hayli zor.Zira sadece onu yaşayan kişinin deneyimleyebildiği öznel bir deneyimdir.Dil ile ifade edilmesi çok zordur.Bu hal bilinçliliğin fenomenolojik boyutuna işaret etmektedir.

Bilinçlilik olduğunu düşündüğümüz kimi durumları saymaya çalışalım

- Uykuda olmamak ve ya çevreye karşı farkındalığı kaybetmemek

- Psikotrop ilaçlar alındığında veya depresyon veya kaygı-endişe bozukluğu gibi mental hastalıklar esnasında kaybedilen hal

-.Yapmaya çalıştığımız şeye engel olan bir şey gibi dışsal bir uyarıcının farkında olmak.Yahut bir anı veya duygusal durum gibi içsel bir deneyimin farkında olmak.

- Otobiyografik anlamda bilinçli olmak,yani tarihsel bir tutarlılığa sahip aynı kişi olduğunun bilincinde olmak

- Davranışlarını inceleyebilmek ve niyet-motivasyonlarını saptayabilmek.

- Davranışlar hakkında etik yargılarda bulunabilmek ve özgür iradeye sahip olma hissini duymak

- İçinde duyduğun ,esasen beyinde gerçekleşen bilinçdışı süreçlerin çok küçük bir bölümünü oluşturan küçük iç ses

Ve bir de çocukluktan itibaren dikkatimizin diğer insanlara ve dünyaya yöneldiği moral bilinçden söz edebiliriz.
.

Bilinçlilik üzerine felsefi görüşler

İnsan bilincinin öznel yapısı çok eski tarihlerden beri felsefecileri her zaman ilgilendirmiştir. Nesnel dünya(madde dünyası) ile öznel bilinçlilik(akıl) arasındaki ilişki felsefe tarihi bıyunca sorgulanagelmiştir.Bu sorgulama sonucunda bazı felsefe gelenekleri şekillenmiş bulunuyor.

Bunlardan ele alınmaya değer dördünden bahsedelim:İdealism, dualisz, materyalizm ve gizemcilik

İdealizm,bizim bilinç deneyimimizden ayrı olarak hiçbir şeyin var olmadığını söyler.Madde dünyası bilinçliliğimizin oluşturduğu bir yanılsamadır.18. yy İngiliz Filozof George Berkeley’in başını çektiği bu akım akıl ve madde arasındaki problemi şu şekilde çözer:Akıl her şeydir ve madde hiçbir şey.Sağduyuya ve bilimsel anlayışa temel teşkil eden realizme tamamen ters düşen bu yaklaşıma Berkeley’in çağdaşlarından başlayarak bir çok eleştiri gelmiştir.Bununla birlikte Hegel,Schopenhauer,Husserl ve Bergson gibi felsefecilere de ilham vermiştir.

Dualizm ne aklı ne de maddi dünyanın gerçekliğini reddetmeyen ,bu iki dünyanında ayrı ayrı var olduğunu kabul eden felsefe geleneğidir.Dualizmin izah etmesi gereken şey aklın nasıl beden ile nasıl ilişki kurduğudur. René Descartes ,bu bağlantının vücutta simetrik yapıda olmayan ve merkezi yerleşimli tek organel olarak gördüğü ,şimdilerde biyolojik saatimizin merkezini oluşturduğu anlaşılan pineal bez (epifiz) üzerinden kurulduğunu düşünüyordu.

Materyalizm antik çağlardan beri Democritus, Epicurus ve Lucretius gibi var olan tek şeyin madde olduğunu düşünen filozoflarca savunulmuştur. . İdealizme benzer yönü sadece tek bir töz (madde) olduğunu ileri süren monist bir felsefe olmasıdır.Materyalist görüşe göre biliçliliği oluşturan şey beyinde bulunan nöronlar arasındaki bir çeşit ilişkidir.Radikal bir materyaliste göre bilinçliliği oluşturan çeşitli zihinsel operasyonları tek tek açıklayabildiğimiz zaman bilinç hakkında söyleyebileceğimiz her şeyi söylemiş olacağız.

Gizemcilik ,öznel bilinçlilik halini izah eden bir çözüm bulunamayacağını ileri sürer.Bilinç bize bir gizem olarak görünmeye devam edecektir.Beynimizin sınırlı kapasitesi nasıl olup da nöral bir aktivitenin bilinç fenomenine yol açtığını çözemeyecektir. Bu hal anlık hafızamızda yüz kadar sayıyı tutamamız veya yedi boyutlu bir uzayı tahayyül edemememiz gibi kapaiste düzeyindeki bir yetersizlik olgusu ile anlaşılabilir.Elma kurdu içinde bulunduğu elmayı asla idrak edemeyecektir

KLASİK BİLİNÇLİLİK ANLAYIŞINDAKİ SORUNLAR,NÖROBİLİMLERDE UMUT VEREN YENİ KONSEPT VE MODELLER

20.yy ortalarında , psikoloji,kompüter bilim,dil bilim,antropoloji,matematik ve nörobiyoloji alanlarında çalışan bir grup bilim adamı New York da bir araya gelerek toplantılar yapmaya başladılar.Amaçları bilgilerini topladıkları havuz içersinden insan zihninin değişik boyutlarını aydınlatmaya yönelik yeni disiplinler arası bir bilim çıkarmaktı.

Algı,lisan,akıl yürütme ve bilinçlilik gibi zihinsel fenomenler hakkında değişik bakış açıları getirilen bu toplantılar sonucunda bu gün kognitif (bilişsel) bilim dediğimiz bilim türü ortaya çıktı.

Kognitif bilimlere gelmeden önce zihinsel fenomenler üzerinde yapılan çalışma ve başlıca ekolleri özetleyelim.

19.yy ve 20. başlarında Wilhelm Wundt ve Edward B. Titchener gibi isimlerinbaşını çektiği yapısalcı psikoloji baskın psikolojik ekoldü.Yapısalcılar insan aklının yapısal elemanlarını anlayabilmek için iç gözlem yolunu kullanıyorlardı.Örneğin, yapısalcılara göre duysal bir algı çok sayıda duyumun birbiri ile etkileşimi sonucu ortaya çıkmış bir yapıydı.Yapısalcılara göre bu birimler arasındaki ilişkilerin çözümlenmesi ile fiziksel dünyada olduğu gibi zihni yöneten genel kanunlara ulaşılabilirdi.Yapısalcılık içerdiği örtük dualizm ve deneysel olarak test edilemeyecek iç gözlem tekniği bakımından eleştirilmekteydi.

Bu ekole radikal bir muhalefet “davranışçılık” olarak bilinen yeni bir psikoloji ekolünden geldi. John B. Watson ve B. F. Skinner gibi öncülerine göre öznel deneyimler üzerine psikoloji bilimi inşa edilemezdi.O yüzden zihinsel aktivitenin bir sonucu kabul edilen ,test edilebilir davranışlar üzerinde çalışmaya başladılar. Psikolojiyi gerçek bir bilim haline getirmenin yolu olarak yalnızca organizmanın karşı karşıya gelidiği uyaran ve organzimanın buna cevabı incelenmeliydi.Davranışçılar, beyni doğası itibarı ile içersinde gerçekleşenlerin gözlenemeyeceği bir “kara kutu” olarak kabul ettiler.Bilinçlilik gibi gözlemlenemeyen zihinsel aktivite ve deneyim psikoloji biliminin araştırma alanından çıkarıldı.Davranışçılar fare ve güvercinler ile yaptıkları deneyler sonucu şartlı refleks gibi önemli keşiflerde bulundular.Açıkça görülmektedir ki bu ekol zihinsel süreçlerimizi etkileyen çevresel faktörler üzerinde fazlaca durmaktadır. Watson sonunda zihnin genetik etkilerden tamamen bağımsız olarak “ödül” ve “ceza” sistemi ile şekillendiği iddiasında bulundu.

Davranışçı ekolün muhaliflerinin bu ekstrem noktada davranışçılar için geşitirdikleri bir fıkra şöyledir:Bir davranışçı yolada bir başka davranışçıya rastlar ve alışılandan farklı olarak şöyle selamlar: “Bu gün iyi görünüyorsun. Peki ya ben nasıl görünüyorum?”

Davranışçı ekolün etkisini sürdürdüğü 20. yy ortalarında konferanslar esnasında yeni bir ekolün,Sibernetiğin ortaya çıktığı görüldü.Sibernetik hem yaşayan organizmalarda hem de kompleks yapay sistemlerde “enformasyonun dolaşma biçimini” incelemekteydi.Kompüter bilimi emekleme çağında bulunduğu bu dönemde sibernetikten oldukça yararlanmıştır.

Bu esnada insan zihninin en sofistike yeteneklerinden birisi olan lisan üzerine “dil bilim” gelişmekteydi.1960 larda Noam Chomsky’nin davranışçı ekolün “insan dili” gibi kompleks bir fenomene dair bir izah getiremediğini ortaya koyan eleştirileri zamanında Watson’un “yapısalcılığa” getirdiği sert eleştiriler gibi soğuk bir duş etkisi yarattı.

Böylece,sibernetik,kompüter bilimleri ,dilbilim vb yeni disiplinlerin yaratıcı ortaklığı insan zihnine daha az “kara kutu” muamelesi yapıldığı kognitif devrimin ortaya çıkmasını sağladı.

Daniel Dennet isimli filozof bilinçliliğin klasik olarak kabul edilen modelini bir tiyatro sahnesine benzetir.Spot ışığının sahnede yadınlattığı yer bilinçliliktir.Bu model sahnede aydınlatılan bölgeyi gören ve dile getiren bir seyirci gerektirir.Dennet ,zihinde yerleşen böyle bir “homonkulus” (küçük adam) varsayıldığında ,bu homonkulusun zihninde oturup onu izleyen bir başkası ve bir başkasını da varsaymak gerekeceğini ve böylece sonsuza doğru gidecek bir kısır döngüye (infinite regress) ulaşılacağını söyler.

Fakat beyinde homonkulusa benzeyen tek bir kontrol merkezinin bulunup bulunmadığı bilinmiyor. Nörobilimciler bunun yerine sayısız nöron bağlantıları içeren kümeler olduğunu bildiriyorlar.Bunların bir çoğu bilinçdışı işlev görüyor.Bu perspektiften bakınca “bilinçlilik ile ilgili teorilerin” psikolojide Einstein fiziğinin Newton fiziğinden kopmasına benzer bir kopma gerçekleştiren kognitif bilimlerden gelebileceği anlaşılıyor

Bilimsel yaklaşım bir hipotez ile başlamayı ve sonra bu hipotezi çürütmeye çalışmaya dayanır.Kartezyen-tiyatro sahnesi şeklindeki bilinçlilik modelini çürütmek için yapılması gereken şey ise bilincin ya hep ya hiç şeklinde çalışan bir süreç olmadığını,ara durumların bulunabildiğini, değişken bir olgu olduğunu göstermektir.

Daniel Dennett, “Kartezyen Tiyatro” adını verdiği klasik bilinçlilik modelini eleştirir.Bu konsept “aklın ışığı” metaforundan alınan ilham ile bilinçliliği bir tiyatro sahnesi üzerine düşen spot ışığını aydınlattığı kesime benzetir. Bu tiyatro modelinin geçmişi Descartese ve hatta Plato gibi düşünürlere kadar uzanır.

Bu modelin karakteristik özelliklerine bakalım:

* Algı dış dünyaya açılan saydam bir kapıdır.

* Eylemlerimiz niyetlerimiz sonucunda gerçekleşir.;

* Niyetlerimiz bilinçli olarak anlaşılabilir.

* Bu model,duyu organlarından gelen enformasyonun bilinçli alana döküleceği bir yatak olduğunu ve bilincin bu enformasyonların nihayetinde dolacağı bir havuz olduğunu varsayar.

* Bilinçdışı zihinsel işlev bu modele göre olanaksızdır.

Nörobilimciler beyin üzerinde çalıştıkça bu modelin bilinçdışı zihinsel işlevlere tanıdığı olanak konusunda daha eleştirel olmuşlardır.Bilimsel çalışmalar bilinçliliğin bu klasik modelini çürütebilmek için bilinçdışı zihinsel süreçlerin varlığının gösterilmesi gibi modelin zayıf yanlarını araştırmaktadır.Araştırmalar ise modelin pek çok hatalı yönünü göstermekte ve yerine yeni bir model konması gerektiğine işaret etmektedir.

1980 li yıllarda bilinçliliğin mekanizması konusunda bir formülasyona gitmenin erken olacağı konusunda görüş belirtiliyordu.1990 lardan itibaren ise beyin görüntüleme sistemlerinin gelişmesi ile birlikte bu alanda yapılan çalışmaların sayısında dramatik bir artış oldu.Amerikalı düşünür ve bilim adamı John Searle‘nin “Journal of conscicious” dergisinde belirttiği gibi bu alanda akla gelen bütün fikir ve modellerin oratya konamsı gerektiği bir dönem gelmişti.

Bazı bilim adamları bilincin öznel yanını açıklamaya kalkmanın yersiz olduğunu düşünmekte.Örneğin Francis Crick’e göre ancak beyinle ilgili nörobiyolojik mekanizmaları yeterince çözebildiğimizde bilincin öznel niteliğini anlayabilecek duruma geleceğiz.Bu bilimsel çalışmalarda yaygın olarak başvurulan tutumdur:önce izah edilmesi daha mümkün görünen meseleler üzerinde çalış ve elde ettiğin bilgiler ışığında daha zor izah edilebilenler giderek açıklanabilir duruma gelecektir.

Bilinçlilik üzerinde çalışan Fransız nörobiyolog Jean-Pierre Changeux, “L’Homme neuronal” isimli 1983 tarihli kitabında bilinçliliğin nöral mekanizması konusunda önemli bir tez geliştirdi.
Bkz.Google kitapları:Neuronal men

Changeux ‘a göre beynin yapısal özellikleri ile düşünce üretimi arasında yakın bir ilişki mevcut.Bu ilişki ölçüsünde bilinçlilik ideal olarak ,nöronlar arasındaki etkileşimin sonucu olan sinirsel iletinin izlediği yol ile tarif edilebilirdi.Ancak bu yol sabit bir yol değildir ve süreç esnasında kendi kendisini değiştirir.Bu yüzden dünyaya ilişkin zihinsel temsiller sürekli değişmektedir.

Claire Sergent, Sylvain Baillet, ve Stanislas Dehaene bir sujeye bir kelimeyi projeksiyon ekranına yansıtarak belirli zaman aralıklarında beynin hangi bölgelerinin aktive olduğunu beyin görüntüleme teknikleri ile gösterdiler.Sujenin kelimeyi bilinçli olarak algılaması için gereken süre bilinçsiz algılaması için geçenden uzundu.Bir saniyenin çeyreği (275 milisaniye) süresince gösterildiğinde sadece arka beyin lobu(oksipital bölge) görme korteksi(visüal korteks) aktive oluyordu.Ancak suje bilinçli olarak kelimeyi algılayamıyordu.Ancak saniyenin dörtte üçü kadar bir süre (575 milisaniye) kadar ekranda tutulduğunda bilinçli algılama gerçekleşiyordu.

Visual korteksten sonra frontal korteks (300 msn) arkasından prefrontal korteks (350 msn) ,sonra anteriör singulat korteks (430 msn) ve parietal korteks (575 msn) aktive oluyor ve bilinçli algılama gerçekleşiyordu.

Resim

Resim
Resim
Resim
Resim

Görüldüğü gibi bilinçli algılama için beynin çeşitli anatomik alanları arasında bir iletişim (enformasyon aktarımı) gerekmekte.Bilinçli fenomen klasik model de varsayıldığı gibi tek bir alanın aktive olması ile gerçekleşmiyor.Aksine pek çok alanın katıldığı bir sürecin varlığını gerektiriyor. Bu yüzden beynin bir bölgesi hasara uğradığında bilinçlilik tamamen kaybolmuyor ama bilinç halinde kısmi değişiklikler görülüyor. Bir başka önemli bulgu da bilinçliliğin ortaya çıkabilmesi için duygusal ,karar verme ile ilgili bağlantılar barındıran frontal korteksin mutlaka aktive olması gerekliliği.

PRTEFRONTAL KORTEKSİN İŞLEVİ
Resim

Frontal lobun en ön kısmı nöroanatomik terminolojide prefrontal korteks adıyla geçmektedir. Bu bölge beynin diğer bölümlerinden sayısız enformasyon alır.

Resim

1848 yılında bir Amerikalı demiryolu işçisi olan Phineas Gage patlama sonrası kafatsını yaran bir demir çubuk nedeni ile prefrontal korteksinden yara aldı.Beklenenin aksine hızla iyileşti.Bu hastanın izlenmesi prefrontal korteksin işlevleri konusunda nörobilimciler önemli derecede aydınlatmıştır.

Frontal lobun en ön kısmı nöroanatomik literatürde prefrontal lob adıyla geçmektedir.Bu bölge beynin diğer bölümlerinden sayısız enformasyon alır.

Prefrontal korteksin işlevlerinden birisi yapılacak bir eylemin zamansal düzenlemesini (time sequance) yapmaktır.Prefrontal korteksi hasarlı bir kişiye belirli bir hareketi yapması söylendiğinde bu hareketi gerçekleştirmeye çalışacak ancak eylemlerin sırasını karıştıracaktır.Örneğin giyinmesi söylendiğinde önce atlet yerine gömlek üzerine atlet veya çorapdan önce ayakkabı sonra da diğer giysileri atlayıp şapka giymeye kalkması gibi.

Prefrontal lob hasarında karşılaşılan bir diğer sorun günlük hayatta kullanılan nesnelerin yalnızca en bilindik şekilleri ile kullanılmaya kalkılmasıdır.

Bu durum prefrontal korteksin seçim yapabilme kabiliyeti üzerindeki etkisini gösterir.

Bir davranışın veya bilginin inhibe edilememesi (yoksayılamaması) ve rijid bir şekilde aynı davranışın yinelenmesi bu sebepledir.

Prefrontal korteksin davranışların sosyal çerçevede düzenlenmesinde rolü bulunmakta.Hasar halinde kişinin en ufak bir uyaran tetiklemesi halinde sosyal bağlamı ihmal ederek yapılması uygun olmayan bir davranışta bulunduğu görülür.Örneğin prefrontal korteksi hasarlı bir hasta doktor muayenehanesinde tesadüfen gördüğü bir diş fırçasını alarak dişlerini fırçalamaya başlar.Bunu neden yaptığı sorulduğunda kafası karışır ve davranışını haklı gösterecek bir neden uydurur.

Prefrontal lob hasarlı olgular çeverden gelen her uyaranın etkisine açıktır.Bir şapka gördüğünde otomatik olarak giyer ve bıçak gördüğünde eline alıp sanki ekmek kesiyormuş gibi davranabilir.Plan yapmakta ve bu planları sıralı hareketler ile yerine getirmekte zorluk çekerler.Eylem esnasında gerekli işlemci hafızayı iyi kullanamadıklarından unutkanlık sorunları ile eylemleri kesintiye uğrar.Spontan davranışlarda ve insiyatif almada eksiklik görülür.Kendilerine ve diğerlerine karşı bir lakaydide(ilgisizlik) içindedirler.Bununla birlikte genel olarak zekaları yerindedir,teorik ve güncel sorulara yerinde yanıt verirler fakat konuşmayı başlatmazlar(insiyatif eksikliği) ve bilgi edinmek için kendiliğinden soru sormazlar.

BİLİNCE KATKIDA BULUNAN BEYİN YAPILARI

Bilinçliliğe katkıda bulunan beyin yapıları

Global Workspace Theory (Bütünsel çalışma alanı teorisi) gibi teoriler bilinç içeriğinin beyin düzleminde geniş bir alana yayıldığını varsayar. Stanislas Dehaene ve arkadaşlarının çalışmalar bu varsayımı doğrular niteliktedir.

Algısal biliçliliği veya buna verebileceğimiz bir diğer ad ile primer bilinçliliği tek bilinçlilik formu sayamayız.Bilinç hakkında konuşurken hangi düzlemde bir bilinçlilik üzerinde konuştuğumuzu ayırt etmeliyiz.Örneğin ilksel basamaktaki bilinçlilik hali uyanık olmak ve dış dünyadan gelen uyarıların farkında olmak ile ilgilidir.

Damasio,bu öncülden yola çıkarak ; vücudun içsel duyumlarının an be an fark edildiği proto-self (ön kendilik) adını verdiği bir bilinçlilikten bahseder.Bu beyin aktivitesi retiküler formasyon ,hipotalamus ve somatosensory korteks (bedensel duyumsal korteks) ile ilgili görünmektedir

Retiküler formasyon aktivitesi uyanıklık hissi ile doğrudan ilişkilidir.Uyanıklığı muhafaza eden diğer sistemler pons,rafe nükleusu ve lokus sereleus denilen çekirdeklerdir. Uyanıklık için retiküler formasyonun ve primer duysal alanların aktivasyonu şart gibi görünmekle birlikte daha üst düzeyde bilinçlilik hali için bu aktivite yeterli değildir. “Şimdi ve burada” deneyimini yaşamamızı sağlayan çevre ile teması sürdüren bilinçliliğe “primer bilinçlilik” denmektedir.

Damasio bu tip bilince “çekirdek bilinçlilik” (core consciousness) adı vermekte ve bu bilinçliliğin sürdürülmesini başlıca singulat korteks (cingulate cortex) ve talamusun intralaminar nucleusunun aktiviteine bağlamaktadır. Gerçekten de talamusun bu bölgesinin iki yanlı hasarı koma ve beyin ölümüne benzer bir bilinç haline yol açmaktadır.Anestezi maddelerinin ve antipsikotiklerin etki ettiği başlıca bölge de burasıdır.

Resim

Talamusa bilinçlilikte böyle önemli bir rol biçilmesi yeni değildir. 1984 de Francis Crick bilincin talamusun korteksin hangi bölümünü aktive etmesine bağlı olduğunu öne süren “talamik projektör hipotezi”ni (thalamic searchlight hypothesis) ileri sürmüştü.

Benzeri ancak daha sofistike bir teori Rodolfo Llinas tarafından ileri sürüldü.Bu hipoteze göre talamusun bazı nöronlarının ritmik osilasyonları , kortekste çeşitli duysal modaliteleri işleyen nöronların osilasyonlarını senkronize etmekteydi.Talamusun bir orkestra şefi gibi davrandığı bu teoride tüm diğer müzisyenler talamus sayesinde bu temel ritme senkronize oluyor ve dış dünyanın bütünlüklü bir imajının ortaya çıkmasına yardımcı oluyorlardı.Bu bağlama (binding=uyaranları bir bağlam çerçevesinde algılama) ) problemine orijinal bir çözüm gibi görünüyor.

Talamusun orkestrasyonu sağlama görevi olmadan korteks faaliyetlerini yürütebilir.Ancak çeşitli modalitelerdeki duyumsal impulslar arasında senkronizasyon, dolayısı ile koordinasyon sağlanamayacağından bütünsel bir çevre-kendilik algısı oluşamayacaktır.

Resim

Resim

Talamus demiryollarının kavşak yaptığı noktaya benzetilebilir.Zira tüm duyu sinyalleri (koku hariç) kortekse ulaşmadan önce talamusa uğramak zorundadır.Korteks te talamusa geri besleme sinyalleri gönderir.Talamusun çoğu çekirdeği kortekste “spesifik-belirli” bir alan ile bağlantılıdır.Örneğin talamusun “lateral geniculate nükleusu” primer görsel kortekse projekte olur.Ancak “intralaminar nükleus” gibi talamik çekirdeklerden bazıları kortekste geniş bir alana projekte olur.Talamusun “reticular nükleusu” kortekse projekte olmaz ancak korteskten aldığı sinyalleri talamusun dorsal nükleusuna aktararak talamokortikal feedback sarmalında merkezi önemde rol oynar.Retiküler nükleus talamus üzerinde kortikal impulslara göre baskılayıcı bir oynar.Örneğin kişi kendisi için anlamlı-kuvvetli bir uyaran aldığında(örneğin ismi ile çağrıldığında) diğer tüm uyaranlar retiküler çekirdek tarafından algı sınırından temizlenir.

Buraya kadar özetlenen bilinçliliğin alt seviyeleri daha üst seviyelerdeki bilinçliğin ilk koşuludur.Daha yüksek seviyeler (reflektif bilinç ve ya kendilik bilinci) için talamokoritkal nöron sarmalı çok önemli bir rol oynar.

Refleksif bilincin “Algılayan kişi benim” anlayışı ; kişinin kendisi olduğu ve kendisinden başka bir kişi olmadığını duyumsadığı kendilik bilinci için öncelikle zorunludur. Bu otobiyografik bilinç boyutu geçmiş ve gelecekle ilgili bilinçli zihinsel temsillerin oluşturulmasını ,bu temsillerin oluşturulması için hafıza desteğini ve soyut “kavramsallaştırma -planlama” yeteneğinin gerekliliğini gösterir.

Kendilik bilinci için frontal ve parietal lobların çok önemli bir role sahip olduğu olduğu görülüyor.Bu güne değin önemleri tam anlaşılamamış derin beyin yapılarının da rolleri olduğu düşünülmekte.

Bu yapılardan üçü,”angular gyrus,precuneus ve anteriör singulat korteks” dinlenme halinde yüksek aktivite gösteren yapılar ve muhtemelen kendilik bilincinin mümkün olmasını sağlayan nöral ağların başlıca sorumluları. Posteriör medial parietal bir yapı olan precuneus üzerinde çalışmalar sürüyor.Sujenin gözleri kapalı dinlendiği veya “+” gibi bir işarete gözlerini sabitleyerek baktığı esnada EEG alfa ritmi denilen bir ritm gösterir.Bu esnada en yüksek beyin aktivitesi gösteren yapı “precuneus”dur.Buna mukabil sujenin kendisine referans gösterilmeyen vazifeler verildiği durumda ise en az aktivite gösteren bölümdür.

Bu gözlemlere dayanarak bazı nörobilimciler precuneus ve posteriör cingulate korteksin özgür iradeye sahip kendilik bilinci ile ilgili olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Resim

Bu hipotez postero-medial parietal korteksin bilinçlilik halinin değiştiği uyku,anestezi ve vegetatif (bitkisel) haller gibi durumlarda azalmış bir aktivite gösterdiği bulgusu ile uyumludur.

Precuneus’un vizüel-spasyal imajinasyonda önemli rol oynadığı anlaşılmakta.

Örneğin,bazı deneylerde bir parmağın hareket ettiği sadece hayal edildiğinde precuneus aktivite göstermekte.Bu deneyimler, precuneusun insanların kendi bedenlerini uzam içersinde hissetmelerinde (hayal etmelerinde) önemli bir rol oynadığını düşündürüyor.

İnsula

İnsula adı verilen korteksin derin kıvrımlarının altına yerleşen bir yapı uzun zaman boyunca işlevsel açıdan gizemliliğini sürdürdü..Antonio Damasio’nun çalışmaları bu yapının somatik markerlar (bedensel işaretleyiciler) içerdiğini gösterdi.

Damasio,bu kortikal yapının “bedensel duruma ilişkin haritaların” duygusal deneyimler ile bağlantısını sağladığını ve bilinçli hissiyatın ortaya çıkmasına vesile olduğunu ileri sürüyor.

Böylece insulanın duyumsal bir deneyime uygun duygusal bir bağlam oluşturmaya yaradığı düşünülüyor. Beden ile ilgili bu tür bir enformasyonun yüksek bilişsel ve duygusal işlemlerden geçmek üzere üst kortikal merkezlere aktarılması bakımından insulanın beyindeki yerleşimi çok uygun görünüyor. Talamustan aldığı sinyalleri limbik sistem,amygdale ve Ventral striatum, orbitofrontal korteks gibi alanlara gönderiyor.

Resim

İnsula limbik sistemin ön bölümünü oluşturuyor ve insulanın acı-ağrı duyma ile ilgili önemli bir işlevi olduğu açıktır.Ayrıca korku,tiksinme ,öfke,neşe ve üzüntü gibi duygulanımlar ile de yakından ilişkili.Tüm bedeni derinden etkileyen ihtiyaçlar karşısında besin ve ilaç arama gibi bilinçli arzuların insuladan kaynaklandığı sanılıyor.Sonuç olarak İnsula, bedensel durumun duygusal bağlamı ile birlikte bilinçliliğe sunulduğu sistemin önemli bir parçasıdır..

Evimsel açıdan insulanın insan ve büyük maymunların diğer memelilerden farklılaşmasına yol açan iki evrimsel değişikliğe uğradığı düşünülmekte.
Öncelikle (özellikle sağ hemisferdeki) insulanın ön bölümü insan ve büyük maymunlarda diğer memeli cinslerinden daha gelişkin olduğu gözlenmektedir..

Bu gelişme düzeyi bedensel duyumların daha incelikli duygusal bağlantılar ile ilişkilendirilmesine hizmet etmekte.Örneğin kötü bir koku,iğrenme duygusuna ve sevgilinin dokunuşu özel bir tensel hazza neden olur.

Diğer majör evrimsel değişiklik insulanın yalnızca insan ve büyük maymunlarda görülen bir nöron türüne shaip olmasıdır.Bu büyük ,uzun ,sigara şekilli sinir hücreleri von Economo nöronları (VENs) olarak bilinir.Bu nöronlar yalnızca insula ve anterior cingulate kortekste bulunmakta.

Anterior cingulate kortekse gelince, bu bölgenin duygulanım ve bilişsil işlevler arasında bir arayüz görevi gördüğünü söyleyebiliriz.

Duyumsamaların niyet ve eylemlere döndüğü yer de burasıdır.Bu yapı kişinin duygulanımını kontrol etmesi, problem çözme üzerine odaklanmasını,hatalarını tanımasını,değişen durumlara adapte olmasını sağlar.

Sujeler iğne batırarak uyarı dıklarında cingulate korteksde aktivite artışı görülür.Bu reaksiyon o kadar açıktır ki buradaki nöronlara “ağrı nöronları” denilmesine yol açmıştır.

1999 da Toronto üniversitesinden William Hutchison ve arkadaşları bir başkasına iğne batırıldığını gören sujelerin aynı nöron sistemlerinde sanki kendilerine iğine batırılıyormuş gibi aktivite artışı saptamışlardır. Bu nedenle bu nöronlara ,kendileri ile diğerleri arasında sınır gözetmeden ateşlendikleri için “ayna nöronları” (mirror neurons) adı verilmiştir.

İnsanın da içinde bulunduğu Primat sınıfı sosyal yaratıklarıdr.Diğer bireylerin niyetlerini bilmek bu türün sağkalımı açısından için büyük önem taşımaktadır.İşte bu nedenle “ayna nöronları” vasıtası ile diğer insanların zihinlerinin içsel bir simülasyonunu gerçekleştirmek bu türün ustalaştığı bilişsel bir alan olmuştur .

V.S. Ramachandran, gibi bazı nörologlar önce başkalarının zihinlerini simüle etme kabiliyetinin sonradan da kendi zihnini tanıma faaliyetinin (kendilik bilinci) geliştiğini öne sürmekte. Ramachandran’a göre sadece ayna nöronlar değil dile katkıda bulunan bütün beyin alanları (örneğin Wernicke alanı) bu sürece katkıda bulunmaktadır

Yüksek bilinçliliğe dilin katkısı konusunda ile iddialar yarık-beyin(split brain) hastaları üzerinde yaptığı incelemeler ile bilinen beyin cerrahı Michael Gazzaniga ya dayanır. Gazzaniga’nın modelinde dil üzerine baskın hemisfer kendi-bilinçliğinin temelini teşkile derken Edelman gibi araştırmacılar ise bilincin beyinde herhangi bir özel yapıya bağlanamayacağını,beynin tümüne ait bir özellik olduğunu ileri sürmektedirler.


_________________



Kapitalizmde periyodik ekonomik krizler neden çıkar?

Kapitalizmde Ekonomik Krizlere Kuramsal Bakış
Dr.Can Güngen

Resim

Kapitalist ekonominin nabzı sürekli büyüme imkanı bulabildiği sürece sağlıklı bir şekilde atmaya devam eder.Neden kapitalist ekonomi büyümek için böylesine büyük bir ihtiyaç hisseder?Acaba,sahip olduğu yüksek humanizma nedeni ile dünyanın eşitsizliğini gidermek,yoksulluğu yok etmek için son hızla büyüme telaşı içersinde midir?

Kapitalist ekonominin vicdana uymayan, traji-komik yanı maalesef tam burada kendisini ele vermekte.Onun tek amacı üretebildiği kadar her nevi metayı üretip ,kapitaliste sermaye taşımaktır.Kör ve sağır çalışan bir makine gibidir o.İnsanların açlığını,yoksulluğunu,hastalığını,çaresizliğini düşündüğünden değil,üretim araçlarına (fabrikalar, tarlalar, bankalar, hizmet sektörüne ait tesisler ve alet edevat) sahip olanlara sürekli artı değer taşımak ,sermaye birikimi sağlamak için gece gündüz çalışır,çalıştırır…Ne vicdan sever ne de plan…Tam bir egoizm batağı içerisinde çalıştığından ,kimi zaman 1929 bunalımında baş gösteren piyasada mal fazlalığı ve işçi ücretlerinin aşırı düşürülmesi sonucu “bolluk krizleri” kimi zaman da 2009 küresel ekonomik krizinde görülen türden finans sektöründe önüne geçilemeyen kar’a yönelik “tamah”a (aç gözlülüğe) ve ücretli kesime yeterince para verilmemesine dayalı spekülatif krizler görülür.

Kapitalizmin nasıl dev bir üretim ve sömürü makinesi olduğunu forumdaki pek çok yazıda görmüştük.Bu sömürünün artı değer sömürüsü olduğunu ve artı değeri oluşturan emeğin sömürüsünün mutlak olarak (çalışma saatlerinin uzatılması) ve nisbi olarak (makineleşme ile üretkenliğin artırılması ve daha hızlı çalışmaya zorlanılması) artırılabildiği de malumunuz.Makineleşme yarışı ve gözünü kar bürümüş finansörlerin aç gözlülüğü nedeni ile sık sık yaşamak zorunda kaldığımız krizler nasıl tetikleniyor şimdi ona bakalım. İddia edildiği gibi dünya hızla gelişiyor ve müreffeh bir köy haline dönüşüyorsa neden ikide bir insanlar eşekten düşmüşe dönüyor anlamaya çalışalım…

Kapitalizm piyasa ve rekabet nedeni ile nisbi artı değeri artırmak için makineleşme yoluna gider demiştik.Ancak bir firma gidince diğer rakip firmalar da aynı yola gidip makineleşince zamanla “kar oranları düşme eğilimine” girer.Sonuçta iflaslar ve ekonomik krizler ortaya çıkar.Kar oranlarının düşme eğilimi ile ilgili bir madde olacak forumda.Makineye yapılan yatırımın amacı sermaye sahibinin “iyi niyeti” ,”memleketçe kalkınma hevesi” “toplumun genel refahın artması” filan değildir.Kapitalizmin varlığını rekabet koşulları içersinde sürdürebilmesi için makineleşme şarttır:Ya iflas ya teknoloji…

Şunu da unutmamak lazım artı değeri yalnızca canlı emek yani emekçi üretir.Makineler sadece bu emeğin üretkenliğini artırır.Emekçilerin işlerine makineleşme nedeni ile kimi zaman son verildiğini görüyoruz.Bunun sonucunda piyasa kısa sürede meta ile dolmakta ancak bu metayı alacak gelire sahip insanoğlu kalmamaktadır.Üretilen metayı alacak olan da çoğunluk emekçidir.1929 da Amerikada görülen büyük buhran da işte böyle bir buhrandır.

Makineleşmenin ifrata vardığı şöyle absürd bir durum düşünelim.Kapitalist dünya hızını alamayıp tamamen makineleşsin.Hiç canlı emeğe ihtiyaç duymasın.Örneğin sosis fabrikası tamamen makinelerin yetiştirdiği inekleri nakleden robotlar ile üretim yapan makineler ile dolu olsun.Makineleşme çağı nedeni ile tüm fabrikalar ile işyerlerinin aynı durumda olduğunu farzedelim..Piyasada da bankamatik benzeri şarküteriler olsun.Her şey iyi güzel ama sonunda bu bankamatik sosislerini alacak para kimsede olmayacağından elde kalan ürün bozulacak,üretim duracak ve fabrika kepenkelri indirecektir..Zira kapitalist zihniyet kitlelere bedava dağıtmak için üretim yapmaz.Onun amacı hammaddeyi alıp işledikten sonra satıp yine baştaki para ve kara kavuşmaktır. (p-m-p1)Yoksa sıfırı tüketir.

Ancak yukarıda betimlenen gibi bir tablo ortaya çıkamaz.Zira piyasa belirli miktarda satın alınamayan mal ile dolunca ekonomik kriz baş gösterir.Zayıf bünyeli firmalar kapanır.Rakipler tasfiye olur,piyasa tazelenir.İşsizlik bir müddet artar ve kriz derinleşir.Meta fiyatları ve kiralar iyice düşer.Üretim durur.Piyasadaki meta miktarının-stokların azalması beklenir.Piyasada para olmadığından esnaf kan ağlar.Sonunda çoğunluk devlet piyasaya müdahale eder ve para pompalar.İstihdamı artırıcı tedbirler uygular (kadro açıp memur, işçi alır,piyasaya kredi ile likit verir,sigorta primini düşürür veya cezasını affeder,kobi’leri destekler vb).

Bu gibi durumlar için geçerli mizahi bir örnekte devlet istihdam ettiği işçilere önce gereksiz biçimde çukurlar açtırır ve başka işçiler açılan çukurları kapatır. (İstanbul E 5 yolunda çoğu zaman yapılan da budur) Amaç üretmekten çok istihdam ve para arzını,dolaşımını sağlamaktır.

Bu gibi durumlarda savaşların da krizlere bir çözüm olabileceği görülmektedir.Zira bir devlet ekonomik krize girince başka bir ülkeyi işgal edip savaş tazminatı,hammadde sömürüsü,silah sanayinde hızlı gelişme vb yollarla krizden çıkmayı umut edebilir.Kanımca ABD de ,2009 krizinden önce girdiği Irak savaşı ile krizi bir miktar geciktirebilmiştir.Şu anda Irak halkı ser sefil perişan bir halde iken ,petrolünün tamama yakın geliri savaş tazminatı olarak Amerikan bankalarına akmaktadır.Irak’a giden bir Amerikan askeri bir milyon dolara mal oluyormuş.Kendi kasasından ödeyecek değil ya devlet,Iraklılar ödesin bakalım…

2009 ekonomik krizi Mortgage krizi ile başladı deniyor.ABD inşaat firmalarının (orta ve alt gelir grubu denilen) emekçi sınıfa sattıkları kazık fiyatlı evlerin finansını sağlayan bankalar verdikleri kazık faizli kredileri geri almak istediklerinde bir de bakmışlar ki Amerikan burjuvazisi emekçilerine yeterince ücret ödemeyi unutmuş! Aksilik değil mi? Adam güzel bir kazık atmaya hazırlanıyor,bilmem ne kadar kar edecek yıl sonunda ama atmadan önce biraz para vermesi lazım… Evlere el koyuyorlar ama ne çare orta sınıfa yönelik o evleri alacak kimse kalmamış…Bir kısım İngiliz rantiyecinin parası da Dubai de batmış duyduğuma göre.İngiliz HCBS bankasının 20 milyar dolarının üstüne Dubai Şeyhi oturmuş görünüyor.İngilterenin de Iraktan iyi geliri var,belki rantiye parası da oradan gelen gelirden yerel burjuvaziye pay edilendir.Bir kısmı emeklilik fonları ile hayat sigortaları olmasın?İngiliz orta sınıf emekçileri ile Irak halkı Dubai şeyhi Maktuma çalışmışlar anlaşılan…

Schopenhauer kimdir,felsefesi nedir?

Resim

Schopenhauer, Arthur (1788-1860)

Hegel’in “iyimserci usçuluk” anlayışına karşı temellendirdiği “kötümserci istenç felsefesi”yle, Tolstoy ile Conrad’dan Thomas Hardy’e, Proust ile Wagner’den Thomas Mann’a, Nietzsche ile Freud’dan Wittgenstein’a dek kendisinden sonraki pek çok yazar, sanatçı ve filozof üstünde derin etkiler bırakmış “Kant sonrası” Alman filozofu.

İngiliz dostu olmasıyla tanınan varlıklı ve açık görüşlü bir ailenin oğlu olarak Danzig’de dünyaya gelen Schopenhauer, çocukluğu boyunca ailevi nedenlerle sürekli yoıcuıuk etmek durumunda kalmıştır. Nitekim eğitiminin değişik aşamalarını Almanya dışında, en çok da İngiltere ile Fransa’da sürdürmüş olması, klasik diller ile çoğu modem Avrupa dilini iyi derecede konuşabilmesinin başlıca nedenidir. Kendisinden sonra yerine geçmeye ısınsın diye, henüz çocuk denebilecek bir yaşta babasının dayatmalanyla iş yaşamına girmiş olmakla birlikte, babasının ölümünden sonra kendi isteği doğrultusunda tıp eğitimi almak üzere 1809 yılında Göttingen Üniversitesi’ne kayıt yaptırmış; babasından kalan hatırı sayılır mirasla yaşamının sonuna dek en ufak bir maddi güçlük çekmeden yaşamıştır.

‘Tıp eğitimi almaya daha yeni başlamışken ilgisi bütünüyle felsefeye kayan Schopenhauer, çok geçmeden kendilerine nefret derecesinde tepki duyacağı Fichte ile Scweiermacher‘den de dersler aldığı Berlin Üniversitesi’nde iki dönem felsefe öğrenimi görmüştür. O bunu hiçbir zaman kabul etmeyecek olsa da özellikle “istenç” anlayışının oluşumu üzerinde Fichte’den aldığı bu derslerin büyük bir payı olduğu kuşku götürmezdir. Bu arada annesinin bir romancı olması onun gençlik yıllarını geçirdiği Weimar’ da Goethe, Scwegel ve Grimm Kardeşler ile tanışmasına vesile olmuş; 1813-1814 kışında kısa bir süreliğine de olsa Goethe ile düşünsel bir yoldaşlık kurmasına olanak tanımıştır. Goethe, en azından başlarda, Schopenhauer’un felsefesi ile Newton’a karşı geliştirdiği kendi “renkler kuramı” (Farbenkhre) arasında birbirini bütünleyen bir ilişki olduğunu belirtmiş; buna karşı Schopenhauer da 1816 yılında tamamladığı “Uber das Sehn und die Farben” (Görme ve Renkler Üzerine) adlı incelemesini Goethe’nin renkler kurarnından aldığı esinle yazdığını içtenlikle dile getirmiştir.

Resim
Irvin Yalom’un yazdığı “Schopenhauer Kürü” isimli kitabın orjnal kapağı


Schopenhauer, bütün düşünsel yaşamı boyunca gerek dönemin egemen felsefesi Hegelciliği gerekse akademik felsefeyi eleştirileriyle yaylım ateşine tutmuştur.
Nitekim asla vazgeçmediği bu sözünü sakınmayan tavn, onun felsefi çalışmalarının değerinin yaşamının son on yılına gelene dek çok büyük ölçüde gözardı edilmesi ya da kasıtlı olarak görmezden gelinmesi gibi olumsuz bir sonuç doğurmuştur. ilginç olanı, kendi ülkesinde ancak yaşamının sonlanna doğru edinebildiği bu seçkinliği de çok büyük ölçüde Almanya dışından bir kaynağa, ingiliz yararcılarının dergisi Wcstminsler Rtview’da yayımlanan bir dizi tanıtım yazısına borçlu olmasıdır. Bununla birlikte, Schopenhauer’un ulusal boyutta bir tanınırlık kazanmasında, 1848 devrimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasıyla toplumun içine düştüğü genel karamsarlık durumunun da etkili olduğu söylenebilir. Nitekim yoksayıcı tınılarının keskinliğiyle dikkat çeken dönemin toplumsal çöküntü ruhu, önce onun kötümsercilik anlayışını, hemen ardından da bir bütün olarak felsefesini popüler bir konuma taşımıştır. Yetişkin yaşamının önemli bir bölümünü geçirdiği Frankfurt’ta yazdığı büyük felsefe yapıtlarında istediği yankıyı uyandıramayan Schopenhauer, iki ayrı cilt olarak yazdığı, denemeler ile (s)özdeyişlerden kurulu Pamga tmd Paraipomena (Kalıntılar ile Kırıntılar, 1851) başlıklı yapıtının büyük bir ses getirmesiyle, bir anda bütün Almanya’da tanınan, beğeniyle okunan bir yazar konumuna gelmiştir.

Söz konusu yapıtta yer alan, kadınların gerçekten anlayabilecekleri tek kitabın yemek kitabı olduğu türünden keskin tümcelerle dolu “Kadınlar Üstüne” gibi ateşli denemeleri, tıpkı kendi döneminde olduğu gibi günümüzde de türlü övgülerle birlikte tüm şimşekleri de üzerine çekmeyi sürdürmektedir.

En çok etkisi altında kaldığı felsefe yapıtları arasında Platon ile Kant’ınkilerin yanı sıra Hint felsefesinin temel kaynakları olan *Upanişadlar da dikkat çekmektedir. Schopenhauer, bu özelliğiyle, günümüzde dahi Doğu felsefesi ile Batı felsefesini başarıyla ilişkilendirmiş az sayıda fılozoftan biri olmayı sürdürmektedir.

Doğu fılozofları üstüne ayrıntılı çalışmalar yaparak Batı felsefesince alımlanabilir bir biçimde Doğu felsefesini yeniden yapılandıran ve felsefesinin temel öğretilerini Hint dini ile Buddhacılığın öğretileriyle açıktan besleyen ilk Avrupalı filozof olmasının yanı sıra

    Schopenhauer’un Batı felsefesi tarihinde, öteki pek’ çok şey bir yana, özellikle şu nitelikleriyle önemli bir yer tuttuğu söylenebilir:

  • (ı) tarihe mal olmuş pek çok büyük fılozofun tersine, genel felsefe anlayışına olgunluk, yetişkinlik ya da geç (sonraki) döneminde değil, düşünsel yaşamının ta başlarında ulaşmış olmasıylaki ilerleyen yıllarda yazdığı hemen bütün yapıtlar, daha ilk yazılarında ulaştığı bu genel konumun temel eğilimlerini çeşitli bakımlardan açımlamaya dönük bir nitelik sergilemektedirler;
  • (II) “tanrıtanımazcılık”ın metafizik dayanaklarını sağlam bir biçimde, üzerine tanrıbilimin gölgesini düşürmeden ortaya koyan ilk filozof olmasıyla;
  • (lll) acı çekmenin evrenselliğini vurgulayan, acı yaşantısı üstüne kendisinden önceki hiçbir filozofun yapmadığı denli kapsamlı bir açıklama sunan ilk fılozof olmasıyla;
  • (iv) istemenin tüm gerçekliğin ana belirleyeni olduğunu savunan “istenççilik” anlayışım geliştirmiş olmasıyla;
  • (v) usun istencin bir aracı olarak tasarlandığı bir anlayış temelinde bilginin istence tabi olduğunu göstererek bilinçdışı tasarımı ilk kez felsefenin gündemine sokmasıyla.

Özellikle Schopenhauer’un “istenççilik” savunusuyla usdışına yönelik yaptığı önemli vurgu, modern felsefenin akış yönünde önemli bir değişiklik meydana getirmiş; Kierkegaard, Nietzsche, Bergson, James, Freud gibi pek çok önemli düşünür, istenç bağlamında sunduğu çözümlemelerle vardığı sonuçları onaylamasalar da, istenç anlayışıyla Schopenhauer’un felsefe tarihinde yeni bir başlangıç noktasının temellerini attığı konusunda en u fak bir kuşku belirtisi dahi göstermemiştir.

Schopenhauer’un en temel felsefe savunusu, evrendeki her şeyin altında yatan temel gerçekliğin, yani Kant’ın “kendinde şey”inin (Ding an sich), “istenç” olduğunu tanıtlamaya yöneliktir.

Bu bağlamda, Kant’ın “kendinde şey (noumenon) dünyası”run insan bilgisine açık olmadığı sayma karşı, Schopenhauer ne düşünsel olarak ne de duygusal olarak kendinde şeyin bilinemez olduğu düşüncesiyle yaşayamayacağımızın altını çizerek kendinde şeyin zorunlu olarak görüngüler dışında doğrudan bilgisine sahip olduğumuz tek şey olan iç deneyimimizin nesnesi “istenç” olması gerektiğini ileri sürmüştür. Bununla birlikte Kant’ın kendinde şeyin kendi içinde birlikli bir yapısı bulunduğuna yönelik düşüncesini kabul eden Schopenhauer, bütün görüngülerin temelinde yatan en son gerçeklik olarak istencin de birlikli bir yapısı olduğunu savlayarak buna gerekçe olarak da çokluğun yalnızca uzam ile zaman bağlamında söz konusu olduğunu göstermiştir. Ayrıca adı çoğunlukla “kötümsercilik” anlayışının en önemli kurucuları arasında da anılan Schopenhauer, insanın en son anlamda kurtuluşunun ancak usdışı kozmik istenci yenmesiyle olanaklı olabileceğini savunur.

Schopenhauer, bir yanda insan zihninin uşağı olacak denli bedene ya da fiziksel organizmaya bağımlı olduğuna yönelik savunusuyla, öbür yanda istenç ile tutkuların çoğunlukla us yoluyla bastırılıp çarpıtıldığına yönelik saptamasıyla, Freudcu ruhçözümleme kuramını da öncelemeyi başarmıştır.

Resim

Schopenhauer’in Jeana üniversitesinde doktora tezi olarak sunduğu “Yeter Neden ilkesinin Dört Saçaklı Kökü, 1813″ başlıklı çalışması, pek çok bakımdan yaşamının ilerleyen yıllannda vereceği felsefe yapıtlannın temelini ‘oluşrurmasıyla oldukça önemlidir. Tezin temel savı, Kant’ın “görüngüıer (pheinomenon) dünyası”na karşılık gelen “tasarımlar dünyası”nın bütünüyle “yeter neden ilkesi”nce yönetildiğidir. Bu ilkeye göre, olanaklı bütün nesneler, hem öteki nesnelerce belirlendikleri hem de kendileri dışındaki bütün öteki nesneleri belirledikleri zorunlu bir ilişki içinde bulunmaktadırlar. Dolayısıyla, her bilinç nesnesi ancak öteki nesnelerle ilişkisi doğrultusunda açıkIanabilirdir. Bu noktada Schopenhauer, ancak bu durumu baştan benimsemek koşuluyla, Kant’ın tanımladığı anlamda dünyaya ilişkin bir-takım zorunlu sentetik a priori doğruların bilinmesinin olanaklı olduğu saptamasında bulunur.

Schopenhauer’a göre “yeter neden ilkesi”nin bütün tasarımların (ya da görüngülerin) kendisine uymak zorunda olduğu dört temel biçimi vardır. Schopenhauer, yeter neden ilkesinin kökünü oluşturan bu dört temel biçimi sırasıyla, (ı) “oluş”; (ü) “varolma”; (lli) “bilme”; (iv) “eyleme” olarak belirlemiştir.

    Schopenhauer, tasarımlar arasındaki bu zorunlu ilişki türlerinden,

  • “oluş”ta nedensellik ilkesi diye de bilinen neden sonuç ilişkisini;
  • “varolma”da uzam-zaman ilişkisini;
  • “bilme”de öncül-sonuç arasındaki kavramsal ilişkiyi;
  • “eyleme” de eylem-itki ilişkisini temellendirmektedir.

Schopenhauer bu düşüncelerini başyapıtı “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya, 1818″ çok daha derinlikli bir bakış altında alabildiğine ayrıntılandırmıştır. Bu bağlamda Schopenhauer’un gözünde Kant’ın övülmeyi hak eden en büyük başarısı, görüngüler dünyasını kendinde şeyden son derece başarılı bir biçimde ayırarak, insan özgürlüğünü görüngüler alanına değil de kendinde şey alanına yerleştirmiş olmasıdır.

    Kant’ın bu ayrımı doğrultusunda dünyayı

  • “tasarım dünyası” ile
  • “istenç dünyası” olarak

ikiye bölen Schopenhauer, ünlü “Dünya tasanmlarımızdan ibarettir” savsözünde de açıkça görülebileceği gibi, dünyanın özne olmadan olamayacağını, dünyadaki her şeyin varolmak için bir özneye gerek duyduğunu düşünmüştür. Buna bağlı olarak dünyadaki bütün nesnelerin formlarının, öznede a priori olarak bulunan formlarla açıklanabileceğini savunmuş; bu formları her durumda yeter neden ilkesiyle temellendirme yoluna gitmiştir. Nitekim buradan hareketle matematiği, fiziği, felsefeyi ve etiği sırasıyla yeter neden ilkesinin temel görünümleri olan “neden-sonuç”, “uzam-zaman”,’öncül-sonuç”, “eylem-itki” ilişkileriyle tanımlamıştır. Ancak tıpkı Kant gibi Schopenhauer da yeter neden ilkesinin görüngüler dünyası ile kendinde şey dünyası arasındaki ilişkiye uygulanmasına kesinkes karşıdır. Görüngüler dünyası dünyanın yalnızca dış görünümüdür; dünyanın çekirdeğini oluşturansa istenç dünyasıdır.

Bu nedenle istenç zaman ile uzamın dışında bulunmakta, ussal düşünce ile bilgi üzerinde kesin çizgilerle belirleyici olmaktadır.

Resim

Schopenhauer, büyük uğraşlarla yazdığı bu yapıtın umduğu sesi getirmemesi üzerine, aradan epey bir süre geçtikten sonra kitaba metafiziğinin genel bir değerlendirmesini sunduğu bir ek cilt yazma gereği duymuştur (1844). Bununla birlikte, bu önemli yapıt ilk yayımlandığı sıralarda büyük bir başarı kazanmamış olsa da Schopenhauer’un Berlin Üniversitesi’nde asistanlık almasını sağlamıştır. Nitekim elinde bu çalışmasıyla ders vermek üzere Berlin Üniversitesi’ne başvuran Schopenhauer, Hegel’le girdiği tartışma sonrasında isteğini yeterlik değerlendirme komitesine kabul ettirmeyi başararak akademik dünyaya ilk adımını atmıştır.

Aldığı asistanlıkla burada bir süreliğine felsefe dersleri veren Schopenhauer, aradan çok geçmeden kendisini şarlatan ve sofist olarak tanımlayan dönemin büyük fılozofu Hegel ile açık bir çatışma içerisine girmiştir. Nitekim kendisine verilen ders saatlerini değiştirerek, derslerini özellikle Hegel’in ders saatleriyle çakışacak biçimde vermeye başlamış; böylelikle Hegel’in öğrencilerini kazanarak ondan daha üstün bir düşünür olduğunu herkese kanıtlamak istemiştir. Ne var ki hemen bütün öğrencilerin Hegel’in büyüsüne kapılarak onu dinlemeye gitmesiyle açık bir başansızlığa uğrayan Schopenhauer, Hegel karşısında büyük bir yıkıma uğramış olmanın verdiği öfkeyle hemen ders vermeyi kesmiş, emekli olacağı 1831 yılına dek insanlardan ve toplumdan uzakta kendini bütünüyle çalışmalarına vermiştir.

Schopenhauer bu dönemde onlardan daha üstün olduğunu düşündüğü Hegel, Schelling ve Fichte’yi [b]“çalçene”, “soytarı”, “şarlatan” türünden yer yer sövgüye varan ağır bir dille eleştirmiş; onların Kant’ın bıraktığı felsefe kalıtını hakları olmadığı halde zorla sahiplendiklerini öne sürerek, Kant’ın gerçek bir kalıtçısı varsa onun da kendisi olduğunun altını koyultarak çizmiştir. [/b]Schopenhauer’un hemen bütün yazılannda akaderniye yönelik bu öznel vurgularının önemli bir yeri bulunmakla birlikte, ötekilerle karşılaştırıldığında Pamga und Paraipontena içinde yayımladığı “Üniversite Felsefesi Üstüne” başlıklı yergi yazısının başlı başına akademik dünyadaki deneyimlerine dayanan özgeçmişsel bir kökeni bulunmaktadır. Bu yazıda bir anlamda kendisini dışlayan akademik felsefeye ve felsefecilere duyduğu bütün yergi dolu selamlarını göndererek boşaltmıştır.

Felsefesine geri dönersek, Schopenhauer’un “dünya denen bilmece”ye getirdiği çözümün kalkış noktasını, özünde Kant’a borçlu olduğu ama az çok bozarak benimsediği bir tür aşkınsal idealizm anlayışının oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Nitekim bu bağlamda kendisini, Kant sonrası filozoflar arasında Kant’ın felsefesini ileriye en çok taşıyan, Kant’ın anladığı anlamda “geleceğin felsefesi”ni en çok gerçekleştiren filozof olarak görmüştür. Ancak her görüngüye karşılık gelen bir de içsel gerçeklik bulunmaktadır. Bu bağlamda iç deneyimimiz bize şeylerin bu içsel doğasına yönelik belli görüler sunma yetisi taşımalıdır

.Schopenhauer’a göre bu içsel doğa istençtir; bir ağacın büyümesinden insan davranışlarının doğasına kadar tüm doğal süreçler istencin değişik ölçülerdeki dışavurumlarıdır.

Dolayısıyla, iç deneyim aracılığıyla, kişinin kendi bedeninde varolan içsel istenç gerçekliğinden yola çıkarak varolan her şeyin doğasına hükmeden kendinde şeyi, yani istenci dolaysız bir biçimde bilmesi olanaklıdır. Hem bir nesne olarak hem de bir istenç olarak yaşamakta olduğumuz bedenimiz, istencimizin nesnelleşmesinden başka bir şey olmayan bedensel deneyimimiz, bize evrendeki her şeyin özünü istencin oluşturduğunu, doğadaki bütün varlıkların evrensel bir istencin nesnelleşmesi olduğunu bildirmektedir. Canlı ya da cansız bütün kendilikler istencin değişik biçimlerde ve derecelerde nesnelleşmiş görünümleridir. Bu anlamda evrenin en son anlamdaki gerçekliği olan bu istencin yok olup gitmesi söz konusu değildir; yok olup gider gibi görünen bütün varlıklar bir başka istenç görünümü altında varlıklarını sürdümektedirler. Bu söylenenlerden de çıkarsanabileceği gibi, evrende değişik türden varlıklar değişik ölçülerde istenç taşımakta, istençlerini değişik yollarla açığa vurmaktadırlar. Schopenhauer, görünürdeki bu istenç farklılıklarını Platon’un İdealar Kuramı’na giderek açıklama yoluna gitmiştir. Ona göre İdealar, görüngüler dünyasındaki değişik türden nesnelerin evrensel ilk örnekleri olarak bir istenç sıradüzeni meydana getirmektedirler. Ne var ki bu sıradüzenin her günkü deneyimlerde çoğunlukla gözardı edildiğine dikkat çeken Schopenhauer, insanların daha çok tikeller ve onların pratikte taşıdıkları değerlere odaklanmayı yeğledikleri saptamasında bulunmuştur.

Schopenhauer’un Platonculuğu kendi felsefesine doğal türler açıklamasıyla soktuğu görülmektedir. Bütün görüngüsel kendilikler aynı istencin dışavurumları olmalarına karşın bunların değişik türler altında çeşitli kılıklara girdiği görülmektedir. İşte bu durumu Schopenhauer, Platon’un İdealar ya da Formlar öğretisini yeniden canlandırmak yoluyla açıklamıştır. Bu çerçevede Platon’un İdeaları, görüngüler dünyasındaki gelip geçici tikellerin bengisel ilk örnekleri olarak, bir biçimde istenç dünyasıyla tasanm dünyasını birbirine bağlayan bir köprü görevi görmektedirler. Her bir tikel belli bir İdeayı açığa vurmaktadır.

Nitekim Schopenhauer’un gözünde “estetik deneyim”, tikellerdeki tümel İdeaların tanınabildiği bir bağlamdır; kendisine ancak böyle bir bağlamdan bakılan nesne insana “güzel” olarak görünmektedir. Schopenhauer’a göre estetik deneyim, “istenç girdabında oradan oraya savrulan ama bir türlü boğulmayan insanın ana istirahatgahıdır”.

Estetik deneyimde alınan hazza bağlı olarak bireyliğin, dolayısıyla ben’in anlamı da değişmekte, istençsiz bir bilince, dolayısıyla da tümele giderek daha bir yaklaşılmaktadır. Bu noktada Schopenhauer için tümelleri ya da Platoncu Formlar işin içine karıştırmaksızın saltık gerçekliği, tüm gerçekliğin altında yatan istencin asıl doğasını dolay(ım)sız bir biçimde deneyimlememizi sağlayan sanatın en arı biçimi müzik, öteki sanatlarla karşılaştırıldığında bu durumun en iyi yaşanabileceği alandır. İstenç sonlu istekleri doğuran en temel metafizik ilke olduğundan, insanların bütün yaşamları istemeyle, dolayısıyla da yaşanan mücadelelerle, çatışkılarla, doyumsuzluklarla ve düş kırıklıklarıyla geçip gitmektedir. İstenç bu anlamda bütünüyle bizi biz yapan olsa da çektiğimiz bütün acıların da ana kaynağıdır. Bireyler arasında yaşanan çatışkıları ürettiği gibi, kah istediğimizin önemli bir şey olduğuna bizi öyle ya da böyle inandırarak, kah durmadan yeni arzular doğurarak sonunda canımızın yanacağı kötü eylemlerde bulunmamıza ne den olmaktadır. Acı çekmeye yol açtığı gibi acıdan kaçınmaya yönelik bütün çabalara da taş koymaktadır. İşte istencin insanın başına ördüğü bütün bu sorunlar karşısında, genelde estetik deneyim daha özeldeyse müzik insana belli bir süreliğine de olsa bir soluklanma olanağı tanımaktadır; ama bu süre zorunlu olarak kısa erimli olduğundan, insan her durumda gerisin geriye “evrensel özne” olarak istençsizlik halini yitirerek “isteyen ben”e geri dönmeye yazgılıdır.

Resim

Tüm felsefesine içkin bir konumda bulunan Schopenhauer’un genel kötümser(ci)liği, yaşamı istencin boyunduruğunda geçen ve geçmeye yazgılı olan hep bir kötülük alanı olarak tasarlamasına neden olmuştur.

Buna göre, istencin insana bütün buyurduklarının “can sıkıntısı” ile “acı çekmek”ten başka bir yere çıkması ya da bir üçüncü duygu doğurması söz konusu değildir. İstencin nasıl gerçekleştiğine, evrenin istenççe nasıl belirlendiğine bakıldığında, yaşam zorunlu olarak kötü olmak durumundadır. Bu kötülük ise ancak istencin olumsuzlanmasıyla giderilebilirdir; yani sürekli kötülüklerin ve acıların kol gezdiği bu dünyadan kurtulmanın en güvenilir yolu, istence hayır diyerek yaşamın olumsallıklarından el etek çekmeyi başarabilmekten geçmektedir.
    Nitekim bu bağlamda Buddhacılığın Dört Yüce Hakikat’inin Schopenhauer tarafından da sonuna dek savunulduğu götülür:

  • yaşamak acı çekmektir;
  • acı çekme temelde istemeden kaynaklanmaktadır;
  • acı çekmenin önüne ancak istemeden kurtularak geçilebilir;
  • aşırılıklardan uzak bir yaşam acının sebebi olan istemeden kurtulmanın tek yoludur.

Açıkça ayırt edileceği üzere, Schopenhauer’un “yaşama istenci”ni bütünüyle olumsuzlamaya dönük *Nirvana yaşamı savunusu özünde bir tür çileci yaşam etiği üstüne bina edilmiştir. Azizlere yakışır bir biçimde yaşayan kimse, evrendeki bütün görüngüleri yönetenin aynı istenç olduğunu, istenç yoluyla gelip geçici yararlar dışında bengisel anlamda hiçbir kazanım elde edilemeyeceğini anlamış; kendisi üstünde hiçbir istenç edimiyle bozulamayacak sağlam bir denetim kurmayı başarmış kimsedir. Ne var ki pek çok felsefeci, yaşam öyküsüne bakıldığında Schopenhauer’un öyle hiç de dünyevi hazlardan el etek çekme gayreti içinde olmadığını gerekçe göstererek, bu söyledikleriyle kendi yaşamının büyük bir tutarsızlık sergilerliğine dikkat çeker. İntihara bütünüyle karşı olduğu gibi Doğulu felsefelerin temel öğretisi “ruh göçü”nü de yadsıyan Schopenhauer, intihar etmenin bir çıkış olmadığını çünkü intiharın da son çözümlemede istencin istediğinin yapılarak istencin olurlanmasından öte bir anlama gelmediğini öne sürmüştür.

    Schopenhauer, insana gerçek kurtuluşu getireceğini düşündüğü istenç ile girilen amansız savaşta yalnızca üç etmenin yardımcı olabileceği belirlemesinde bulunmuştur:

  • “felsefece düşünme”,
  • “sanat yapıtlarıyla girilen dolayımsız ilişki”,
  • birbirimizden yalnızca görünüşte (görüngüsel olarak) ayrı olduğumuz ama gerçekte bir olduğumuz düşüncesinden hareketle “ötekilere duyulan duygudaşlık ya da acıma”.

Schopenhauer’un yukarıda anılan yapıtları dışında aber den Wilkn in der Nahff (Doğadaki İstenç Üstüne, 1836) ile aber die Grundlage der Moral (Ahlakın Temeli Üstüne, 1841) başlıklı iki denemesini bir araya getirdiği “Etiğin İki Temel Sorunu, 1841″ başlıklı bir de etik kitabı bulunmaktadır. Bu bağlamda Schopenhauer’ un felsefesinin bir bütün olarak mutsuzluk ile ebedi kurtuluş tasarımları çevresinde yapılanmış olsa da aynı zamanda bir ahlak felsefesi öğretisi de içerdiği düşünülebilir. Buna göre, istenç insanda değişik duygulanımlar, eğilimler ya da yönelimlerle ortaya çıkmaktadır. Bunlardan hazza ve mutluluğa götürenler “ahlaksal”, diğerleri “ahlakdışı” diye nitelene gelmişlerdir. Oysa bu nitelendirmeler Schopenhauer’un gözünde bütünüyle bencilce yapılan çıkarsamalar oldukları gibi, istenç gerçeğinin yeterince kavranamadığının da açık bir göstergesidirler. Bu anlamda

Schopenhauer için ahlakın en temel ilkesini sulandırmadan, olabildiğince yalın biçimde ortaya koymak olanaklıdır: “ahlak hiç kimseye zarar vermemek, başkalarına elden geldiğince yardım etmektir.”

Ama buna karşı ahlaka bir temel bulmak hiç de öyle kolay değildir: “Bencil duygulardan, ahlak dışı itkilerden, usdışı eğilimlerden hangi ussal dayanak doğrultusunda bütünüyle sıyrılınabilir?” Schopenhauer için doğrudan ahlakın temeline yönelik böylesi önemli bir sorunun yanıtının bulunabileceği olası tek yer metafiziktir.

Schopenhauer’un yazma biçeminin özellikle her biri ayrı bir yazın ustası olan Alman filozoflar arasında ayrı bir yeri ve değeri vardır. Nitekim fılozof yapıtlarını dönemin klişeleşmiş söyleme biçimlerinden, yerleşik ağızlarından, bulanık felsefe deyişlerden bütünüyle uzakta, gündelik dilin yalın, duru açık seçildiğiyle kaleme almıştır. çoğu yazın kuramcısına göre, getirdiği yazınsal yeniliklerle yeni bir yazın biçeminin muştulayıcısı olan Schopenhauer, “sözlü saldın dili”ni olağanüstü bir güzellikte kullanmıştır. Bu bağlamda geliştirdiği yazınsal yeniliklerin kaynağında, duyduğu öfkeyi alabildiğine değişik yollarla dile dökme isteğinin yattığı söylene bilir. Yazınsal bir kılığa büründürdüğü öfkesinden, başını Ficlıte, Schelling ve Hegel’in çektiği Alman idealistleri ile dönemin akademik felsefecileri paylarına düşeni fazlasıyla almışlardır. Özellikle Parerga und Paralipomena’ da ortaya koyduğu (s)özdeyişlerle “(s)özdeyişle felsefe yapma geleneği”nin de ön-cülerinden sayılan Schopenhauer, günümüzde dahi geliştirdiği metafizik öğretilerden çok bu (s)özdeyişleriyle ilgi uyandırmaktadır. Bunun yanında Schopenhauer, ele alınan şeyin değerli olup olmadığını, sanıldığı kadar yetkin olup olmadığını sınamaya yönelik olarak uyguladığı “tartıya çıkarıcı” eleştiri biçemiyle yalnızca felsefecilere değil, pek çok büyük yazara da esin kaynağı olmuştur. Felsefe tarihinde kendi özgün düşünceleri yanında, özellikle Nietzsche üstündeki etkisiyle de sıkça gündeme gelen Schopenhauer, bir başka büyük fılozof Wittgenstein’ın da bütün yaşamı boyunca beğenerek okuduğu birkaç filozoftan birisi olmuştur.

Nietzsche, sonradan bütünüyle terk ettiğini söylemekle birlikte, gençliğinde Schopenhauer’a delicesine tutkun olduğunu içtenlikle dile getirmiştir

. Öte yanda kimi felsefeciler ile müzik tarihçilerinin Richard Wagner’in Tristan ile Isolde başlıklı ünlü yapıtında Schopenhauer’un kör istencini müzik yoluyla anlatmaya çalıştığına yönelik düşünceleri de ilgi çekicidir

Felsefe Sözlüğü -Abdülbaki Güçlü-Erkan Uzun Bilim ve Sanat Yayınları s.1280-1287


Kadınlar Neden Zina Yapar?

Resim

Niçin Zina?
Helen E. Fisher
-Cinsel Aşkın Anatomisi Varlık-cep kitapları-2004

Yazar Hakkında:Helen E. Fisher, Amerikan Doğal Tarih Müzesi antropoloji bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Bu kitaptan önce yayınlanan eseri, The Sex Contract: The Evolution of Human Behavior, (Cinsellik Sözleşmesi: İnsan Davranışlarının Evrimi) Book-of-the-Month Club tarafından ayın kitabı olarak seçilmiş ve büyük ilgi görmüştü. Yazdığı kitaplar, makaleler, verdiği konferanslar, TV ve radyo programları dolayısıyla, Dr. Fisher Amerikan Antropoloji Derneği’nce Seçkin Hizmet Ödülü’ne layık görülmüştür (1985).

Meydanlarda kırbaçlanmak, dağlanmak, dövülmek, dışlanmak ve sürgün edilmek, cinsel organların sakatlanması, burnun ve kulakların doğranması, kalçaların ve bacakların baltayla parçalanması, boşanmak, terk edilmek, taşlanarak öldürülmek, yakılmak, boğulmak, boğazlanmak, vurulmak, bıçaklanmak dünyanın dört bir yanında zina yapanlara reva görülen gaddarca cezalardandır. Bu cezalar göz önüne getirildiğinde, insanların hala evlilik dışı ilişkilere girmelerine şaşırmamak elde değil.

Ama giriliyor işte.

Niçin? Darwin’in görüş açısından bakılınca, erkeklerin -doğa gereği- cinsel değişikliklerle ilgilenmelerini açıklamak kolaydır. Bir erkeğin bir kadından iki çocuğu varsa, o erkek genetik açıdan kendini çoğaltmış demektir. Ama daha fazla kadınla ilişki kurup, örneğin, iki çocuğu daha olursa, gelecek kuşağa katkısını iki katına çıkarmış olur. Biyolojik açıklamasına göre, değişiklik arayan bu erkekler aynı zamanda daha çok çocuk sahibi olmak eğilimindedirler. Bu çocuklar hayatta kalıp erkeğin genetik yapısındaki “taze özellikler” arayışını sonraki kuşaklara geçirmektedir.

Ama kadınlar niçin zina yaparlar? Bir kadın yeni bir aşıkla yatağa her girişinde hamile kalamaz. Ancak aybaşı çarkının belli zamanlarında bu iş olabilir. Ayrıca, bebeği doğurmak, dokuz ay aldığı gibi, kadının doğurganlığına tekrar kavuşması için birkaç ay daha gerekebilir. Bir erkekten farklı olarak kadın, her cinsel ilişkiye girişinde çocuk yapamaz. Antropolog Donald Symons‘a göre, doğurabileceği çocuk sayısı sınırlı olduğu için, kadın yenilik aramaya biyolojik açıdan daha az düşkündür.

Kadınlar cinsel çeşitlilikle daha mı az ilgileniyorlar’? Bu bilmecenin birçok yönü vardır. Ben de bu durumda şeytanın avukatı rolünü üstlenerek, kadınların da erkekler kadar cinsel çeşitlilikle ilgileniyor ve başka nedenlerle de olsa, erkekler kadar zina yapıyor olmaları ihtimalini araştıracağım. Erkeklerin cinsel yenilik yönünde daha güçlü dürtüleri olduğu hakkında ilginç bir savunma yapan Symons’la işe başlayacağım.

Symons, erkeklerin cinsel çeşitlilikle kadınlardan daha çok ilgilendikleri savını, yalnız yukardaki genetik mantığa değil, Amerikalı eşcinsellerin cinsel alışkanlıklarına da dayandırmaktadır. Kanısına göre, eşcinsel davranış, “heteroseksüel ilişkilerin içerdiği uzlaşmalarla ve ahlaki engellemelerle maskelenmediği için,” eşcinseller, cinsellikte kadın-erkek farklılığının kesin kanıtını oluşturuyor.
Bunu adeta kutsal bir ilke gibi benimseyen Symons 60′lar’da ve 1970′lerde eşcinsel Amerikalılar üzerindeki bazı incelemelerinden söz ediyor. Vardığı sonuç, eşcinsel erkeklerin, bir gecelik ilişkilere, kolay ve yükümlüksüz sekse, çeşitli sorumsuz eşlerle cinsel ilişkiye girmeye, haremler ve daha fazla aşık edinmeye meyletmelerine karşın; kadın eşcinsellerin daha uzun süreli ve daha çok bağlılık içeren ilişkileri, sevgili sayısını artırmaktansa alışık oldukları eşleri, salt seks için seks yerine, duygu yüklü cinselliği yeğledikleriydi.

Symons bundan sonra erkek ve kadın “cinsel psikolojiler”in, insanoğlunun uzun avcılık ve toplayıcılık geçmişinden kaynaklandığını ileri sürüyor. Cinsel değişiklikten hoşlanan erkekler, sayısız ‘bin yıllar boyunca daha çok kadını gebe bırakmış, daha çok çocuk sahibi olmuş, genetik soylarını kalabalıklaştırmışlardır. Demek ‘oluyor ki geçmiş zamanlardaki erkekler için zina avantajlıydı.
,Oysa geçmiş zamanlardaki kadının en önemli hedefi, çocuklarının hayatta kalmasını sağlayacak tek bir koruyucu bulmaktı. Cinsel değişiklik peşinde koşan bir kadın, onu terk edebilecek kıskanç bir eşin öfkesini kışkırtmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Ayrıca, kadınların cinsel serüvenleri, onların sebze toplamak ve çocuklarına bakmak gibi görevlerinden zaman çalıyordu. Öyle olunca da, bir sürü erkekle birleşen kadınların nesilleri ya tükendi ya da daha az çocuk doğurdular, sonuçta da sadakat isteğini modern kadınlara geçirdiler.

Resim

Symons böylece, Darwinci mantığına, eşcinsel örneğine ve evrim senaryosuna dayanarak, erkeklerin, yaratılışları gereği, cinsel ,değişikliklerle kadınlardan daha çok ilgilendiklerini ortaya koyuyor.
Amerikalılar, doğuştan çapkın erkeğe ve özverili eş rolündeki kadına inanmışlardır. Tarımsal geçmişimiz ve cinsel çifte standart bizi erkeği bir Don Juan adayı, kadınları ise iki cinsiyetten daha erdemlisi olarak görmeye götürmüştür. Böylece Symons, erkeğin çapkın tabiatına evrimsel bir açıklama getirince, birçok bilim adamı bunu bayıla bayıla kabul etmiştir. Erkeklerin kadınlara oranla daha fazla yenilik arzuladıkları, şimdi eğitici kitaplarla eğitici kafaları dolduruyor.

Hangi Cins Daha Çok Çapkınlık Yapar?

Bununla birlikte ben, eşcinsel davranışın, erkek ve kadının cinsel doğası hakkında önemli gerçekleri ortaya koyduğu kamsında değilim. Birçok uzman, Amerikan erkeklerinin yaklaşık yüzde 5′inin eşcinsel olduğuna inanılmaktadır. Eşcinsel kadınların yüzdesi daha da düşüktür. Eşcinsel davranış Amerika’da ya da herhangi başka bir yerde bir norm oluşturmamaktadır. Ayrıca, eşcinsel davranışın her iki cinsin “su katılmamış” içyüzünü oluşturduğu konusunda Symons’un görüşüne katılmıyorum. Aksine, eşcinseller çevrelerinden etkilenebilir. Bu örneklerin toparlandığı 1970′lerde cinsel serbestlik erkekler için modaydı. Öte yandan, kadınların cinsel kaçamaklarını sınırlamak zorunda oldukları yolundaki toplumsal inanış, lezbiyenlerin elini kolunu bağlamış olabilir.

Aynı derece önemli olan bir başka nokta, yaşın ve başka etkenlerin cinselliğe değişiklik getirmesidir.

Kinsey’le iş arkadaşları, işçi sınıfından genç erkeklerin yirmi, yirmi beş yaşları arasında eşlerine bol bol ihanet ettiklerini, sonra kırklı yaşlarında cinsel maceralarını kıstıklarını, buna karşın, üniversite öğrenimi görmüş memur sınıfından erkeklerin yirmili yaşlarında daha az çapkınlık yaptıklarını, buna karşın, elli yaşlarına yaklaşırken bunu haftada hemen hemen bir keze çıkardıklarını keşfetmişlerdir.

Kadınlar ise otuzlu yaşlarının ortalarında ve kırklı yaşlarının başlarında zina faaliyetlerinin doruğuna erişiyordu. Eşcinsel erkek ve kadınlar büyük ölçüde genç ve işçi sınıfından olsalardı, Symons’ın, erkeklerin kadınlardan daha fazla çeşitlilik aradıkları kanısına varması çok doğal olurdu. .

Basit bir matematik başkca bir sorunu gündeme getiriyor. Öyle ya, heteroseksüel bir adam ne zaman “çapkınlık yapsa”, bir kadınla yatıyor demektir. Ve dünyanın hemen bütün toplumlarındaki yetişkinlerin çoğunluğu evli olduğuna göre, Amazonlar’da çalıların arasına, Avustralya’nın içerilerinde bir kayanın arkasına, Afrika . veya Asya’da bir kulübenin içine süzülen evli bir erkeğin, büyük bir olasılıkla evli bir kadınla aşk yaptığı savunulabilir.

Modern kent toplumlarında bekarlarla ilgili inişli çıkışlı sonuçlar, değişkenler arasındaki bağlantının bu basit matematiğini çarpıtmaktadır. Ayrıca, bütün Amerikan erkeklerinin yüzde 8-15′inin evlilik dışı ilişkileri fahişelerle olagelir. Ama dünyadaki heteroseksüel beraberliklerin büyük çoğunluğunun evli erkekler ve evli kadınlar arasında olageldiğini söylemek doğru olur. Öte yandan, dünya yüzünde tarih boyunca sevgilileriyle aşk ilişkisi yaşamış bütün evli kadınların zina yapmaya zorlandıklarına inanmak zordur.
Gerçekten de, zinanın kadın atalarımız için biyolojik açıdan bir uyum aracı olmuş olması için en az dört neden vardır.

Bunların en belirgini, bugün Güney Afrika’da Kalahari çölünde yaşayan Nisa adlı bir Kung kadın tarafından ortaya atılmıştır. Antropolog Marjorie Shostak 1970′lerde Nisa’yla tanıştığı zaman, kadın beşinci kocasıyla bir avcı-toplayıcı kabilede Yaşıyordu. Nisa’nın kocalarından başka, bir sürü aşığı da olmuştu.

Shostak ona niçin bu kadar çok erkekle düşüp kalktığı sorduğunda Nisa, “Bir kadının yapabileceği çeşitli işler vardır ve her gittiği yerde aşıkları olmalıdır,” diye yanıt verdi ve şöyle devam etti: “Bir yere misafirliğe gider ve orada yalnız olursa, o zaman orada biri çıkıp ona boncuklar verir. Bir başkası et, yine bir diğeri başka yiyecekler verir. Kadın böylece, iyi bakılmış olarak köyüne döner.”

Resim

Nisa, kadınların cinsel çeşitliliğe duydukları ilgiyi, çevreye uyum (adaptasyon) açısından birkaç kelimeyle özetlemiş oluyordu:
Ek geçim. Fazladan mal ve hizmet, zina yapan kadın atalarımıza daha fazla besin, daha güvenli barınak sağlamış olacaktır; bu ayrıcalıklar ise kadın için daha fazla koruma, daha sağlıklı bir yaşam demek olacak, çocukları da bu sayede hayatta kalma şansını yakaIayacaktı.

İkinci neden de şu: Zina, eski çağlardaki kadına bir tür sigorta poliçesi görevi yapıyordu. Bir “koca” öldüğü ya da evini terk ettiği takdirde, kadının, çocuklarına karşı görevlerini yerine getirmede yardımını sağlayabileceği başka bir erkeği olacaktı.
Üçüncü neden: Eski çağlardaki kadın, gözleri iyi görmeyen, korkak ve ailesine bakmaktan aciz, yeteneksiz bir avcıyla “evlendiği” takdirde, Bay “İyi Gen” diyebileceğimiz başka bir erkekten çocak yapmakla genetik soyunun kalitesini yükseltmek durumunda olacaktı.
Dördüncü neden: Bir kadının değişik babalardan çocukları olduğu takdirde, her çocuk öbürlerinden biraz farklı olacak, bu da içlerinden bazılarının çevredeki beklenmedik dalgalanmaları atlatıp hayatta kalmaları olasılığını artıracaktı.

Tarih öncesi kadınları, evlilik dışı serüvenleri konusunda çenelerini tuttukları takdirde, fazladan kaynaklar, gelecek sigortası, daha kaliteli genler ve biyolojik gelecekleri için daha çeşitli DNA elde edebiliyorlardı. Dolayısıyla, gizli aşıklarıyla samanlığı seyran eden kadınlar yaşamayı sürdürüyor; -modern kadını çapkınlık yapmaya iten her neyse, bunu bilinçsizce yüzyılların ötesine geçiriyorlardı.
Kadınların evlilik dışı ilişkileri geçmişte herhalde uyum temeli üzerinde kurulmuştu. Bu da kadın fizyolojisinde izini bırakmıştır. Erkeğin cinsel organındaki kan damarları orgazm halinde kam vücudun içine geri gönderirler, penis gevşer ve ilişki sona ermiş olur. Tekrar orgazm olması için, erkeğin her şeye yeniden başlaması gerekir. Oysa kadın için, sevişme belki de yeni başlamıştır. Kadının cinsel organları, eşininkinden farklı olarak, bütün kanını boşaltmamış olabilir. Kadın usulünü biliyor ve istiyorsa, hemen ve tekrar tekrar orgazm olabilir. Bazen orgazmlar o kadar hızlı bir silsile halinde gelebilir ki, biri sonrakinden ayırt edilemez ve bu da sürekli orgazm olarak bilinir.

İnsan dişisinin bu yoğun cinsel dürtüsü ve başka primatlarla ilgili veriler, antropolog Sarah Hardy’yi, insan dişisinde zina olgusunun ilk başlangıcı hakkında yeni bir varsayım ortaya atmaya itmiştir. Hardy, irili ufaklı maymunların büyük ölçüde verimsiz cinsel ilişkilere girdiğine işaret ediyor. Örneğin, kızışma devresindeki dişi şempanze, çevresinde oğullarının dışındaki bütün erkek maymunlarla çiftleşecektir. Şempanzelerdeki ve başka dişi primatlardaki bu ek cinsellik, mutlaka çocuk yapmak için değildir.

Hardy, buna dayanarak, dişi şempanzelerin cinsel çeşitlilik arayışının iki Darwinci amacı olduğunu savunuyor: Yeni doğacak yavrularını öldürmeye çalışabilecek erkeklerle dostluk kurmak ve babanın kimliğini belirsizleştirerek, toplum içindeki her erkeğin doğacak çocuğa baba gibi davranmasını sağlamak.

Hardy; bu mantığı kadınlara da yakıştırarak, yoğun cinsel dürtüyü, çok sayıda erkekle birleşerek her birinden pederşahi yatırını ve çocuğunun öldürülmesine karşı sigorta sağlamayı amaçlayan eski bir evrimsel taktiğe bağlar. Bu da iyi bir fikirdir. Ağaçların üstünde yaşayan ilkel dişi atalarımız, belki de dost olmak için birçok erkekle sevişmiştir. Sonradan, atalarımız dört milyon yıl önce Afrika’nın çayırlarına sürüldüklerinde, küçükleri yetiştirmek için eşleşme bağları kurma ilkesi gelişince, dişiler alenen rastgele cinsel ilişkide bulunmaktan gizli birleşmelere geçerek, daha iyi maddi olanaklara, daha kaliteli ve çeşitli genlere kavuştular.

Dünyada pek çok kişi, Donald Symons’la Amerikalıların, erkeklerin birer Don Juan, kadınların ise cinselliğe çekinerek boyun eğen taraf oldukları görüşüne katılmayacaktır.

Müslüman toplumlarındaki peçe adeti, Müslüman toplumların kadınların fazlasıyla baştan çıkarıcı olduğu yolundaki inanışından doğmuştur. Klitoridektomi, yani klitorisin (bazen de çevresindeki genital dokuların) kesilip çıkarılması, yoğun kadın şehvetini yenmek için uygulanmaktadır. İlk Hıristiyanlık döneminde Talmudcu yazarlar, kadınların erkeklerden daha yoğun cinsel dürtüleri olduğunu düşündüklerinden, bir kocanın düzenli olarak karısıyla sevişmesinin şart olduğunu ileri sürmüşlerdi. Batı Ekvator’un Kayapa yerlileri, kadınların aşırı derecede cinselliğe düşkün olduklarını düşünürler. Endülüs’ün küçük kentlerinde böbürlenerek doğan ve her fırsatta çapkınlık yapan İspanyol erkekleri bile kadının tehlikeli ve güçlü olduklarını, her fırsatta ilişkiye girdiklerini düşünürler. Eskiden İspanyol kızlarının yanlarında bir büyük olmadan bir yere gitmelerinin yasaklanmasının nedeni budur.

1950′lerin seks araştırmacıları Clellan Ford’la Frank Beach‘e hangi cinsiyetin cinsel çeşitlilikle daha çok ilgilendiğini sormuş olsaydınız, size şöyle yanıt verirlerdi: “Cinsel konularda çifte standart uygulamayan ve çok sayıda ilişkinin hoş görüldüğü toplumlarla kadınlar karşılarına çıkan fırsatlardan yararlanmaya erkekler kadar heveslidir.” Kinsey de bu görüşü onaylayarak, “Kadınların evlilik dışı ilişkilerini sıkı bir kontrol altında tutmaya çabalayan toplumlarda bile bu tür faaliyetin, hem de büyük bir sıklıkla olageldiği kesindir,” demiştir.
Bütün bu veriler, kadınların belki de erkekler kadar arzuyla aşıklar edindiklerinden şüphelenilmesine yol açmaktadır.

Zina bilmecesi böylece çözülmektedir: Erkeklerin, genlerini yaymaya biyolojik gereksinme duymaları ve cinsel açıdan faal erkek eşcinsellerin dikkate değer çokluğu, erkeklerin doğaları gereği cinsel çeşitliliğe kadınlardan daha düşkün oldukları varsayımını desteklemektedir. Diğer yandan, heteroseksüel bir erkek ne zaman çapkınlık yapacak olsa, bu işi bir kadınla yapmaktadır. Bundan başka, maddi olanaklar ve bir tür güvence sağlamak, daha iyi , kaliteli DNA edinmek gereksinimleri, dişinin yoğun ve uzun süreli cinsel tepki gösterme yetisi, cinsel bir çifte standardın egemen olduğu toplumlarda kadınlarda zinanın sık görülmesi, kadınların da sürekli ve belki de erkekler kadardeki kadar sık olarak cinsel çeşitlilik aradıklarını göstermektedir.

Fuhuş olayı da yukarıdaki görüşleri desteklemektedir.

http://www.felsefeforumu.com u ziyaret ederek tartışmaya katıl


Sokrates ve Alkibiades diyalogu:kendini bilmek ruhunu bilmektir

Resim
Sokrates

“Kendini bilmek, ruhunu bilmektir … ”
* M. E. B. Yayınları’nın “Eflatun - Alkibiades i”i ( 1962, çev. ırfan Şahinbaş) ile Oxford Üniversitesi (1892, çev. B. Jowett) yayını “Diagolques of Platon”un içindeki (s. 463-509) diyalogla karşılaştırılarak hazırlanan bir derlemedir.
Bir insan kendisiyle ne zaman ilgilenmiş olur?

Sokrates: Kendimizle ilgilenmek ne demektir, söyle bana. Çünkü genellikle kendimizle ilgileniyoruz sanıyoruz, ama aslında ilgilenmediğimizi fark edemiyoruz. Bir insan kendisiyle ne zaman ilgilenmiş olur? Kendisine ait şeylerle ilgilenirse, kendisiyle ilgilenmiş olur mu?
Alkibiades: Bence ilgilenmiş olur, Sokrates …

Sokrates: Bak, bir insan ayaklarıyla ne zaman ilgilenmiş olur? Ayaklarına ait bir şeyle ilgilendiğinde ayaklarıyla ilgilenmiş olur mu?
Alkibiades: Anlamadım.
Sokrates: Ayakkabılarımızla ilgilendiğimiz zaman, ayaklarımızla ilgileniyor sayılır mıyız?
Alkibiades: Anlayamadım, Sokrates .
Sokrates: Bir şeyi daha iyi kılınca onunla ilgilenmiş olmaz mıyız?
Alkibiades: Evet.

Sokrates: Peki, ayakkabıyı daha iyi kılan sanat nedir?
Alkibiades: Ayakkabıcının sanatı.
Sokrates: Ya ayaklarımızIa, gene bu sanatla yoluyla mı ilgilenmiş oluruz, yoksa ayaklarımızın daha iyi olmasını sağlayan sanatla mı?
Alkibiades: Ayaklarımızın daha iyi olmasını sağlayan sanatla.
Sokrates: Ayaklarımızı daha iyi kılan sanat, bütün bedenimizi daha iyi kılan sanat değil midir?
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Bu sanat da idman değil midir?
Alkibiades: Kesinlikle.
Sokrates: Demek ayaklarımızIa idman sayesinde, ayaklarımıza ait olan şeyle de ayakkabıcının sanatı sayesinde ilgilenmiş oluruz.
Alkihiades: Şüphesiz.

Kendimizin ne olduğunu bilmezsek, kendimizi daha iyi kılabilir miyiz?

Sokrates: ldman sayesinde bedenimizle, başka sanatlar sayesinde de, bedenimize ait olan şeyle ilgilenmiş oluruz.
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Demek bir şeyin kendisiyle, bir sanat sayesinde, ona ait olan şeyle de başka bir sanat sayesinde ilgilenmiş oluruz.
Alkihiades: Bu gayet açık, Sokrates.
Sokrates: Demek kendine ait bir şeyle ilgilenirsen, kendinle ilgilenmiş olmazsın.
Alkihiades: Evet, Sokrates.
Sokrates: Çünkü gördüğümüz gibi, kişi, aynı sanat sayesinde hem kendisiyle, hem de kendine ait bir şeyle ilgilenemez, öyle değil mi?
Alkihiades: Evet.
Soktates: Hadi, şimdi söyle: Hangi sanat sayesinde kendimizle ilgileniriz?
Alkihiades: Bilemiyorum, Sokrates.

Sokrates: Peki, ayakkabının ne olduğunu bilmeseydik, ayakkabıyı hangi sanat daha iyi kılar, bilir miydik?
Alkibiades: Bilmezdik.
Sokrates: Peki, kendimizin ne olduğunu bilmezsek, hangi sanatla kendimizi daha iyi kılabiliriz? Bunu bilebilir miyiz?
Alkihiades: Bilemeyiz.

Sokrates: Kendinin ne olduğunu bilmek kolay bir şey midir? Ve o “kendini bil” yazısını Delphi tapınağına yazan insanı ciddiye almamalı mıyız? Yoksa, kendini bilmek herkesin elinde olmayan güç bir şey midir?

Alkibiades: Kendini bilmenin herkesin elinde olduğunu çok kere düşündüm Sokrates, ama ara sıra, çok zor bir şey olduğunu düşünmedim de değil.

Konuşmakla kelime kullanmak aynı şey mi?

Sokrates: Zor olsun, kolay olsun, başka bir yol yok, Alkibiades. Kendimizi bilirsek, kendimizle nasıl ilgilenebileceğimizi de biliriz. Bu bilgi olmazsa, kendimizle ilgilenmek imkansızdır.
Alkibiades: Doğru.
Sokrates: Bakalım, kendi varlığımız nedir? Bunu nasıl bulabiliriz? Böylece, biz neyiz, bilebiliriz; ama eğer onu bulmazsak, ne olduğumuzu asla bulamayız.
Alkibiades: Hakkın var.
Sokrates: Öyleyse, yalvarıyorum sana Alkibiades, söylesene, şu anda kiminle konuşuyorsun? Benimle, değil mi?
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Ben de seninle, değil mi?
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Demek şu an konuşan benim, yani Sokrates.
Alkibiades: Evet.
Sokrates.: Dinleyen de Alkibiades.
Alkibiades: Evet.

Sokrates: Peki Alkibiades, konuşurken kelime kullanmıyor muyum?
Alkibiades: Evet, kullanıyorsun.
Sokrates: Konuşmakla kelime kullanmak aynı şey mi? Alkibiades: Aynı şey, Sokrates.
Sokrates: Ama, bir şey kullanan kimseyle, kullandığı şeyayrı değil midir?
Alkibiades: Ne demek istiyorsun?

Insan ,bedeninden başka bir şeydir.

Sokrates: Açıklayayım, mesela, ayakkabıcı köseleyi bıçak ve başka aletlerle keser, değil mi?
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Peki, keser ve alet kullanan kimse, kesmek için kullandığı aletlerden ayn değil midir? Alkibiades: Elbette.
Sokrates: İşte demin de, “bir şeyi kullanan kimseyle, kullandığı şey, her zaman ayn mıdır?” diye sormuştum.
Alkibiades: Ayrı sanıyorum.
Sokrates: Gene ayakkabıcıyı alalım: ayakkabıcı köseleyi yalnız aletleriyle mi kesiyor, yoksa elleriyle de mi?
Alkibiades: Elleriylede.
Sokrates: Demek ellerini de kullanıyor.
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Köseleyi kesmek için gözlerini de kullanmıyor mu?
Alkibiades: Elbette kullanıyor.
Sokrates: Peki, bir şeyi kullanan kimseyle, kullandığı şey ayrıdır demiyor muyuz?
Alkibiades: Evet, diyoruz.
Sokrates: ınsan bütün bedenini de kullanmıyor mu? A
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Ama “bir şeyi kullanan kimse, kullandığı şey den ayrıdır” demiştik.
Alkibiades: Evet, demiştik.
Sokrates: Demek insan, bedeninden başka bir şeydir.
Alkibiades: Öyle gözüküyor.
Sokrates: İnsan nedir öyleyse?
Alkibiades: Bilmem.
Sokrates: Ama, insanın, bedenini kullanan bir varlık olduğunu biliyorsun, değil mi?
Alkibiades: Evet.

Insan şu üç şeyden biridir:
Ruh … Beden … Ve ruhla bedenin teşkil ettiği bütün.

Sokrates: Peki, bedenini kullanan ruh değildir de nedir?
Alkibiades: Evet, ruhtur.
Sokrates: Bedene emreder, onu bu şekilde kullanır, öyle değil mi?
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Ama herkesin kabul edeceği bir şey var.
Alkibiades: Nedir?
Sokrates: Insan şu üç şeyden biridir.
Alkibiades: Hangi üç şeyden?
Sokrates: Ruh … Beden … Ve ruhla bedenin teşkil ettiği bütün.
Alkibiades: Hiç şüphe yok.
Sokrates: “Bedene emreden insandır” demiştik.
Alkibiades: Evet, öyle demiştik.
Sokrates: Beden kendi kendine mi emrediyor?
Alkibiades: Hayır.
Sokrates:Ona emrediliyor demiştik, öyle değil mi?
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Öyleyse aradığımız şey beden değil.
Alkibiades: Hiç değiL.
Sokrates: Peki, bedene emreden, bedenle ruhun oluşturduğu bütün mü ve bu bütün de insan mı?
Alkibiades: Öyle gözüküyor.
Sokrates: Yanılıyorsun Alkibiades. Çünkü eğer bu bütünün parçalarından biri emreden, diğeri emredilen ise, bu bütüne insan diyemeyiz.
Alkibiades: Doğru.
Sokrates: Ne beden, ne de bedenle ruhun oluşturduğu Kendini bil” diyen o söz, bize, ruhumuzu bilmemizi emrediyor.

Bütün insan değilse, insan ya hiçbir şeydir ya da ruhtan başka bir şey değildir.

Alkibiades: Öyle.
Sokrates: İnsanın ruh olduğunu göstermek için daha açık bir kanıta gerek var mı?
Alkibiades: Hayır, böyle olduğu açıkça gözüküyor. Sokrates: Öyleyse senle ben, birbirimizle konuşurken asıl konuşan ruhlarımızdır.
Alkibiades: Öyle.
Sokrates: İşte demin de söylediğimiz bu; Sokrates kelimeler kullanarak Alkibiades’le konuşurken, Alkibiades’in yüzüyle değil, gerçek Alkibiades’le, yani ruhu ile konuşuyor.
Alkibiades: Ben de böyle düşünüyorum.
Sokrates: Demek “kendini bil” diyen o söz, bize, ruhu’ muzu bilmemizi emrediyor.
Alkibiades: Öyle gözüküyor.
Sokrates: Demek ki bedene dair bir bilgi insanın bazı şeylerini bilmek anlamına gelir, ama aslında bu, insanı bilmek anlamına gelmez.
Alkibiades: Haklısın Sokrates.
Sokrates: Bir daha söyleyeyim: Bedeniyle ilgilenen kimse, kendisine ait bir şeyle ilgileniyor, asıl kendisiyle değil…
Alkibiades: Böyle düşünmek gerek.
Sokrates: Kendi para işlerine bakan da, ne kendisine ait bir şeyle ilgileniyor, ne de asıl kendisiyle, fakat kendisin, den çok daha uzak şeylerle ilgileniyor.
Alkibiades: Evet, ben de böyle düşünüyorum.
Sokrates: Demek sarraf kendisine ait şeylerle ilgilenmiyor
Alkibiades: Doğru.
Hangi şeylere baktığımız zaman kendimizi görürüZ?
Sokrates: Ve Alkibiades’e aşık olan kimse, ona ait olan bir şeyi seviyor, gerçekte Alkibiades’i değil.
Alkibiades: Doğru söylüyorsun.
Sokrates: Seni seven, ruhunu sevendir.
Alkibiades: Bütün söylediklerimizden bu çıkıyor. Peki Sokrates, söyle bana, kendimizle nasıl ilgileniriz?
Sokrates: Ne olduğumuz üzerinde anlaşmakla bir adım ileri atmış olduk; halbuki bunda yanılsaydık, korktuğumuz başımıza gelir, kendimiz olmayan bir şeyle ilgilenmiş olurduk.
Alkibiades: Çok doğru.
Sokrates: Öyleyse Alkibiades, hangi şeylere baktığımız zaman kendimizi görürüz?
Alkibiades: Aynaya herhalde, veya onun gibi bir şeye.
Sokrates: Doğru. Ama gözde, görmemizi sağlayan gözde, aynanınkine benzer bir şey yok mu?
Alkibiades: Var.
Sokrares: Elbette farkına varmışsındır: Birinin gözüne bakan kimsenin yüzü, tam karşısındakinin gözünde aynada olduğu gibi gözükür. Bu parçaya gözbebeği diyoruz, çünkü onun içine bakanın imgesi orada gözükür.
Alkibiades: Doğru.
Sokrates: Demek bir göze bakan başka bir göz, o gözün en iyi parçasına, yani gören parçasına bakarsa kendini görebilir.
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Bedenin başka bir yerine veya kendisine benzemeyen başka bir şeye bakarsa, kendisini göremez.Kendinin ne olduğunu bilmek bilge olmaktır.
Alkibiades: Doğru söylüyorsun.
Sokrates: O halde göz, kendini görmek isterse, bir göze, bu gözde de gözün erdemi, yani görme erdemi olan yere bakmalıdır.
Alkibiades: Evet.

Sokrates: ışte sevgili Alkibiades, ruh da kendini bilmek isterse, bir ruha ve özellikle ruhun erdeminin, yani bilgeliğin bulunduğu yere bakmalıdır veya buna benzeyen herhangi başka bir şeye.

Alkibiades: Bana da öyle geliyor Sokrates.
Sokrates: Ruhta da, bilgi ile aklın bulunduğu yerden daha tanrısal bir yer bulabilir miyiz?
Alkibiades: Bulamayız.
Sokrates: “Kendinin ne olduğunu bilmek, bilge olmaktır” dememiş miydik?
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Ne olduğumuzu bilmezsek, bilge değilsek, bize ait iyi veya kötü şeyleri bilebilir miyiz?
Alkibiades: Nasıl bilebiliriz?
Sokrates: Çünkü Alkibiades’i bilmeyen kimse, Alkibiades’e ait olan şeyin de gerçekten onun olup olmadığını bilemez, değil mi?
Alkibiades: Elbette bilemez Sokrates.
Sokrates: Biz de kendimizin ne olduğunu bilmezsek, bize ait olan şeylerin gerçekten bizim olup olmadığını da bilemeyiz, değil mi?
Alkibiades: Nasıl bilebiliriz?
Sokrates: Kendimize ait şeyleri bilmezsek, bunlara ait olan şeyleri de bilemeyiz, değil mi?
Alkibiades: Evet, bilemeyiz.

Bilge ve iyi olmadıkça kimse mesut olamaz.

Sokrates: Kendinin olan şeyleri bilmeyen kimse, başkalarına ait olan şeyleri de bilemez.
Alkibiades: Hiç şüphe yok.
Sokrates: Başkalarına ait olan şeyleri bilmezse, şehre ait şeyleri de bilmez.
Alkibiades: Elbette.
Sokrates: Böyle bir adam şehir işlerini idare eden bir adam olamaz.
Alkibiades: Olamaz.
Sokrates: Ne yaptığını bile bilmez.
Alkibiades: Evet, bilmez.
Sokrates: Bilmeyen yanılmaz mı?
Alkibiades: Elbette yanılır.
Sokrates: Yanılınca da hem kendine, hem de şehre kötü davranmaz mı?
Alkibiades: Başka türlü olamaz.
Sokrates: Kötü davranınca bahtsız da olmaz mı?
Alkibiades: Elbette.
Sokrates: Peki ya ilişki kurduğu kimseler?
Alkibiades: Onlar da bahtsız olur.
Sokrates: Öyleyse, bilge ve iyi olmadıkça kimse mesut olamaz.
Alkibiades: Kimse olamaz.
Sokrates: Demek kötü adamlar bahtsızdır.
Alkibiades: Evet, hem de çok.
Sokrates: Bu bahtsızlıktan da bilge olarak kurtulunur, zengin olarak değil.
Alkibiades: Evet.

Alkibiades, mesut olmak için, senin de şehrin de edinmesi gereken şey iktidar değil, erdemdir.

Sokrates: Mesut olmak için, şehirlerin, ne duvarlara, ne üç sıra küreklilere, ne de tersanelere ihtiyacı var. Ne de nüfusa veya genişliğe. Gerekli olan şey erdemdir, öyle değil mi?
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Öyleyse şehir işlerini gerektiği gibi görmek istiyorsan, şehirlilere erdem aşılamalısın.
Alkibiades: Hiç şüphesiz.
Sokrates: Peki, kişi, kendinde olmayan bir şeyi başkasına verebilir mi?
Alkibiades: Nasıl verebilir ki?
Sokrates: Öyleyse önce sen erdem edinmelisin; bu, yal nız kendinle ve kendine olan şeylerle değil, fakat aynı zamanda, şehirle ve şehre ait olan şeylerle de ilgilenmen demektir, onları idare etmek isteyen bir kişiye bu gerekir.
Alkibiades: Doğru söylüyorsun.
Sokrates: Eğer eğri davranırsan, gözlerin karanlık ve kö, tülüğe yönelir. Karanlıkta ve aynı zamanda kendin hak, kında cehalet içinde olursan, ihtimaldir ki, yapacağın iş de kötülük olur.
Alkibiades: Öyle görünüyor.
Sokrates: Bir şehirde erdem yoksa, kötü davranışlar ön lenemeyecek bir şeydir.
Alkibiades: Muhakkak.

Sokrates: Alkibiades, mesut olmak için, senin de şehrin de edinmesi gereken şey iktidar değil, erdemdir.


Sokrates ve Alkibiades kimdir?

Resim
Alikibiades

Atinalı bir devletadamı ve general olan Alkibiades (450-404) Peloponez savaşı sırasında Spartaya karşı etkili olmasına karşın 415 deki Sicilya seferi sırasında yalan suçlamalar üzerine Atinaya geri çağrıldı. Daha sonra Ege de Atina donanmasının amirali oldu ve 410 da Peloponez donanması üzerinde bir utku kazandı. 404 te Atinanın Spartaya yenilmesi üzerine Frigyanın Pers valisine sığındı, ama çok geçmeden öldürüldü.

Atinanın en ünlü ailelerinden birinin varlıklı oğlu Alkibiades Periklesin koruması altındaydı ve Sokratesin öğrencisiydi. Gençliğinde bir hoppa olarak ve kendini yasanın üzerinde gören biri olarak ün kazandı. Karizmatik bir politikacıydı ve tarihçi Thukididese göre 4152te Atinalıları Sicilyayı ele geçirmeye inandıran oydu. Başarısızlığa uğrayan seferin komutanlarından biri kendisiydi

Resim
Socrates genç Alcibiades’e ders veriyor

Haklı olarak denir ki, Sokratesin ona gösterdiği yakınlık ve dostluk ün kazanmasında büyük ölçüde etkili olmuştur. … Alkibiadesin güzelliğine gelince, belki de yalnızca onun yaşamının tüm çağlarında çiçeklenmeyi sürdürdüğü, ve çocukluk, gençlik ve yetişkinlik dönemlerinin her birinde ona bu yıllarına uygun düşen bir incelik ve çekicilik verdiğini söylemek yeterlidir. Euripidesin “güzelin sonbaharı da güzeldir” sözleri evrensel olarak doğru değildir. Ama az sayıda başkaları arasında, bedeninin yapısından ve gürbüzlüğünden ötürü, Alkibiades için de kesinlikle doğrudur.

İleri yıllarında karakteri birçok tutarsızlık ve belirgin değişiklikler sergiledi, ve bu durum büyük girişimlerinin ve talihindeki sayısız değişimin ortasında bütünüyle doğaldı. Ama gerçek karakterinin birçok güçlü tutkusu arasında en güçlüsü üstünlük için duyduğu hırstı. Bu çocukluğuna ilişkin olarak bilinen öykülerden açıktır.

Okulda genellikle öğretmenlerine gereken saygıyı gösterirdi. Ama özgür bir yurttaşa yakışmadığını ve soylu olmayan bir iş olduğunu düşündüğü için, flüt çalmayı reddetti. Lir ya da lüt çalmak kibar birine yakışan görünüşü bozmazken ya da kişinin yüzünü çirkinleştirmezken, dedi, buna karşı flüt çalan birinin yüzünü en yakın arkadaşları bile güçlükle tanıyabilirdi. … “Öyleyse” dedi, “flütler Thebesli gençler içindir. Onlar nasıl konuşulacağını bilmezler. Ama biz Atinalılar, babalarımızın dediği gibi, kurucumuz olarak Athena’yı ve koruyucumuz olarak Apollon’u biliriz. Bunlardan biri tiksinerek flütü elinden fırlatmış, öteki ise gösterişçi flütçünün derisini yüzmüştür.

Athena şişen yanaklarını bir kaynağın
sularındaki yansısını gördüğü için flütü fırlattı.
Satir Marsyas bir müzik yarışmasında
Apollon tarafından yenilince diri diri derisi yüzüldü.
Resim
Jean-Baptiste Regnault
Socrate Arrachant Alcibiade du Sein de la Volupté, 1785.
Socrates Alcibiades’i bir Heretia olan Aspasia’nın elinden kurtarmaya çalışıyor

Sokrates’in Alkibiades’i bir hetairanın elinden koparıp alması teması için doğrudan bir yazınsal kaynak yoktur. Tabloya 19.uncu yüzyılda “Aspasia” adı verilmiş olsa da, hetairanın ünlü Aspasia olup olmadığı da belirsizdir. İÖ 445 yıllarında Atina’ya gelen Miletuslu Aspasia bir hetairaydı. Onun güzelliğinden olduğu kadar akıllı karakterinden de etkilenen Perikles onunla birlikte yaşadı. Perikles’in ondan bir oğlu oldu.Regnault tablodaki konuyu Roma’da yaşayan meslektaşı Pierre Peyron’un (1744-1814) bir tablosundan biliyordu. Peyron’un tablosu, “Alkibiades’i Hazzın Çekiciliklerinden Koparıp Alan Sokrates”, 1782’de Roma’da yapılmıştı ve daha az başarılı bir çalışmaydı. Peyron’un yapıtını Plutark’ın Alkibiades’in Yaşamı’ndaki bir pasajdan (VIII, 3) tasarladığı düşünülür.

Çok geçmeden soylu doğumlu pek çokları Alkibiades’in çevresinde toplanarak ilgisini ve dostluğunu kazanmak için kur yapmaya başladılar. Bunların çoğu açıkça gözalıcı ve olağanüstü güzelliğinin çekimine kapılmışlardı. Ama çocuğun doğal soylu niteliklerine ve iyi yanlarına en büyük tanık Sokrates’in ona duyduğu sevgidir.

Sokrates bunların onun dışsal güzelliğinde ışıl ışıl sergilendiğini gördü, ve varsıllığının ve konumunun, ve dalkavukluk ve yaltaklanma yoluyla onun duygularını kazanmaya çalışan Atinalıların ve yabancıların onun üzerindeki bozucu etkilerinden korkarak, eğer olanaklıysa araya girerek onu korumaya ve böylesine güzel serpilen bir çiçeğin vereceği meyvanın yokolup gitmesini önlemeye çalıştı.

Çünkü Talihin “yaşamın armağanları” dediğimiz şeyler tarafından felsefenin gözüpek ve özgür uslamlamalarının ona ulaşamayacağı ve onu tam yüreğinden yakalayamayacağı bir yolda kuşattığı hiçbir insan yoktur. Bu Alkibiades için de böyleydi. Daha baştan şımartılmış olmasına karşın, ve onu bilgilendirip eğitecek birine kulak vermesinin önüne geçmek için onu hoş tutmaya çalışan kişiler tarafından engellenmesine karşın, Alkibiades yeteneklerinin iyi nitelikleri yoluyla en sonunda herşeyin Sokrates’te olduğunu gördü ve ona sıkı sıkıya sarılarak varsıl ve ünlü sevgililerini bir yana bıraktı.

Ve kısa bir zaman içinde birbirlerine yakınlaştılar, ve insana yaraşmayan hiçbir hazzın peşinde olmayan, hiçbir öpücük ve kucaklanma beklemeden yalnızca ruhunun zayıflığını ortaya çıkarmaya ve boş ve aptalca kibirini kırmaya çalışan bir sevgilinin sözlerine kulak vererek…

“Savaşçı bir kuş olmasına karşın,
Tıpkı bir köle gibi, düşük kanatlarla ona yaslandı.”

Sokrates’in çabalarının gerçekte tanrıların gençliğin sakınımı ve esenliği için bir tür önlemleri olduğunu düşünmeye başladı. Böylece kendini küçümsedi ve dostuna hayran oldu, ve onun esirgeyen inceliğini severek ve erdemine taparak, Platon’un dediği gibi, sevginin sevgiye denk düşen bir imgesini kazandı, ve herkes geri kalan sevgililerine karşı kaba ve uzak dururken Sokrates ile birlikte yemesi, alıştırma yapması ve aynı çadırda yaşaması karşısında şaşkınlığa düştü.

Karısı Hipparete erdemli ve sevecen bir kadındı. Ama kocasının Atinalı ve yabancı fahişelerle düşüp kalkmasına dayanamayarak onun evini terketti ve erkek kardeşinin yanına yerleşti. Alkibiades görünürde buna aldırmadı ve densizliklerini sürdürdü. Bunun üzerine Hipparete boşanma istemini yetkililere sunmaya karar verdi. Ama yasa bunu arkhona vekil yoluyla değil, doğrudan kendisinin bildirmesini gerektiriyordu. Böylece yasaya uyarak bunu yapmak için kamu önüne çıktığında, Alkibiades geldi, kadını yakaladı ve Agoradan geçirerek eve götürdü. Hiç kimse ona karşı çıkmayı ya da kadını ondan almayı göze alamadı. Hipparete ölünceye dek onunla birlikte yaşadı. Ama olaydan kısa bir süre sonra, Alkibiades’in Efes’e bir yolculuk yaptığı bir sırada öldü.

Henüz çok gençken, Potidaea’ya karşı girişilen seferde bir asker olarak hizmet etti. O sırada Sokrates onunla aynı çadırda kaldı ve savaşta onun yanında durdu. Bir keresinde şiddetli bir çarpışma yer aldı ve bunda ikisi de büyük yiğitlik gösterdi. Ama Alkibiades yaralanıp yere düştüğü zaman onun başında duran, onu savunan ve büyük bir yüreklilik göstererek düşmandan onu, silahlarını ve herşeyini kurtaran Sokrates oldu. Böylece, en büyük haktanırlıkla, yiğitlik ödülü hiç kuşkusuz Sokrates’e aitti. Ama generaller Alkibiades’in yüksek konumunu dikkate alarak bu durumun onurunu açıkça ona vermekten yanaydılar. Bu yüzden öğrencisinin onurlu tutkularını güçlendirmek isteyen Sokrates tüm geri kalanları onun yiğitliğine tanıklık etmeye yöneltti ve onu taçlandırmalarını ve tam zırhlı donatımı ona vermelerini istedi.

Resim

Socrates’in heteriaların elinden kurtarmaya çalıştığı Alkibiades’i konu alan bir başka tablo

Alkibiades Sokrates’in gözde öğrencisiydi ve Platon’un Simpozyum’undaki karakterlerden biridir. Atina2da ayrıcalıklı bir yaşam sürdürdü ve anlatılara göre olağanüstü güzel, çok varlıklı ve her zaman neşeli ve heyecanlıydı. Bu nedenlerle çok fazla dedikodu, hayranlık ve eşit ölçüde düşmanlık konusu oldu. Gençliğinde Sokrates’in öğrencisi oldu, ve bir erkek ve bir genç arasındaki Yunanlılara özgü aşkı yaşadıkları konusunda anıştırmalar vardır. Platon’un kendisi bunu bir erkek ve bir kadın arasındaki salt erotik ilişkiden daha üstün bir duygu ilişkisi olarak görüyordu. Alkibiades’in kadınlarla ilişkileri birçok tabloda konu edilmiştir. O da kendi gününün genç Atinalı erkekleri gibi sık sık kentin hetairalarını ziyaret ederdi. Seven bir koca değildi ve bu nedenle karısı Hipparete tarafından terkedildi.

Hetairalar yalnızca üst-sınıf fahişelerden daha çoğuydular. Eski yazınsal kaynaklara ve vazolardaki sahnelere göre hetairalar akıllı ve eğitimli kadınlardı. Olabilecekleri tüm güzelliği olurlar, çok şık giyinirler, ve Atinalı evli kadınların baskıcı yaşamları ile keskin bir zıtlık içinde yaşarlardı.Athenaus’un yazılarına göre, hetairalar söyleşi sanatında, şarkı da içinde olmak üzere müzikte ve dansta eğitilirlerdi. Ama parasal güvenlikleri ya da tüzel bir korunmaları ve aileleri yoktu. Aristokratik erkeklere para ile eşlik eden hetairalar politik ve felsefi tartışmaları birleştiren simpozyumlara davet edilirler, ve bu simpozyumlarda Atina’nın en güçlü ve nüfuzlu kişileri ile tanışırlardı.

Birçok eski yazara göre [b]Perikles’in sevgilisi olan ve Platon’un Simpozyum’unda sözü edilen Aspasia Atina’daki en ünlü hetairai evini işletiyor, orada genç kadınları eğitiyordu[/b] (Plutark, Perikles’in Yaşamı, 24.3). Aspasia Sokrates tarafından bir rhetorik öğretmeni olarak kabul edildi. Evindeki kadınlara eşeysel becerilerden daha çoğu öğretilirdi. Aristofanes ve kimi başka yazarlar “Aspasia”nın fahişeleri’nden söz ederler

Resim
Alkibiades metresinin önünde diz çöküyor-Regnault..

Regnault yorumunda Sokrates ile bağdaşmayan çok şey vardır. Aslında bu hermeneutik bakış açısında Sokrates kendisi değildir. İmge sanatçının kendisinin ve kültürünün moral karakterini yansıtır, Atina tinine yabancı, erdemsiz ve yakışıksızdır. Sokrates’in Alkibiades’in hetairaların yanında olmasına öfkelendiğini ya da bunu kıskandığını düşünmek Sokrates’i anlamak değildir. Sokrates böyle bir durumda ılımlık önerir, ve seks üzerine çok fazla zaman harcanmasını onaylamazdı. Sokrates’in kendisi hetairaların eşliğinde düzenli olarak simpozyumlarda bulunurdu.

Foucault ve Kendini Bilmek (Technologies of the self)-röportaj

Resim

Technologies of the Self- M.Foucault
SÖYLEŞİ
Michael Foucault-Rux Martin
İktidar ve Benlik

Rux Martin serbest yazar ve editördür.Vermont üniversitesi tarafından düzenlenen “Technologies of the self” (Benlik Teknolojileri) konulu seminerin yazmanıdır.

“Technology of the self”: “Kendini Bilmek” M.Foucault, H.Gutman, P H.Hutton ,Om yayınları 1999

Resim
H.Gutman

Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır.

Rux Martin: Genellikle “düşünür” olarak tanımlanıyorsunuz. Ama, aynı zamanda, “tarihçi,” “yapısalcı” ve “Marksist” gibi sıfatlarla da anılıyorsunuz. College de France‘daki ünvanınız ise “Düşünce Sistemleri Tarihi Profesörü”. Bu ne anlama geliyor?

Resim

Michel Foucault: Aslına bakarsanız, tam olarak ne olduğumu bilmem gerektiği kanısında değilim. Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır. Bir kitaba başladığınız zaman, sonunda ne diyeceğinizi biliyorsanız, bunu yazma cesaretine sahip olacağınızı düşünür müsünüz? Yazma konusunda veya bir aşk ilişkisinde geçerli olan, yaşam için de geçerlidir.

Oyun, ancak sonunda ne olacağını bilmediğimiz zaman oynamaya değer olur.

Benim alanım düşünce tarihi. İnsan düşünen bir varlık. Nasıl düşündüğü ise topluma, siyasete, ekonomiye ve tarihe ve de çok genel, evrensel kategoriler ile resmi yapılara bağlıdır. Ne var ki, düşünce, toplumsal ilişkilerden başka bir şeydir. İnsanların gerçek düşünme tarzı, mantığın evrensel kategorileriyle tam olarak çözümlenemez.

Sosyal tarih ile formel düşünce tahlilleri arasında bir patika, bir geçit -belki çok dar bir yol- vardır: lşte, düşünce tarihçisinin yolu budur.

“Cinselliğin Tarihi” adlı yapıtınızda, “yerleşik yasaları allak bullak eden ve bir şekilde yaklaşan, özgürlüğü öngören, ümit eden kişi”ye atıfta bulunuyorsunuz. Kendi yapıtınızı da bu ışık altında mı görüyorsunuz?

Hayır. Uzunca bir süredir, insanlar benden ne olacağını söylememi ve kendilerine geleceğe ilişkin bir program vermemi istiyorlar. En iyi niyetlerle hazırlansa bile, bu gibi programların nasıl bir baskı aracına dönüşeceğini biliyoruz.

Benim rolüm -aslında, bu bile fazla vurgulu bir sözcük- insanlara, kendilerini hissettiklerinden daha özgür olduklarını göstermek.

Bir özgürlük aşığı olan Rousseau, Fransız Devrimi’nde bir toplumsal tahakküm modeli kurma maksadıyla kullanıldı. Stalinizm ve Leninizm, Marx’ı dehşete düşürürdü herhalde.

Benim rolüm -aslında, bu bile fazla vurgulu bir sözcük- insanlara, kendilerini hissettiklerinden daha özgür olduklarını, insanların bir hakikat, bir kanıt olarak kabul ettiği tarihin belirli bir anında oluşturulmuş olan bazı temaların ve sözde kanıtların eleştirilebileceğini, yıkılabileceğini göstermek.

İnsanların kafalarındaki bir şeyi -yani, bir entellektüelin rolünü- değiştirmek.

Resim

Yazılarınızda, toplumun kıyısında varolan kişiliklerle büyülenmiş gibi görünüyorsunuz: Deliler, cüzzamlılar, sapkınlar, hermafroditler, katiller, karanlık düşüncelere sahip düşünürler

Tarihin ana akımından örnekler almak yerine, marjinal düşünürlerden seçim yapmakla itham ediliyorum kimi zaman. Yanıtım züppece olacak: Bopp ve Ricardo gibi isimleri karanlık olarak görmek olanaksız.

Peki ama, toplumsal açıdan dışlanmışlara karşı ilginize ne demeli?

Karanlık kişilikleri ve süreçleri iki nedenle ele alıyorum: Batı Avrupa toplumlarını biçimlendiren siyasal ve toplumsal süreçler çok açık seçik değil; bunlar unutulmuş, ya da kanıksanmış durumda. Bu süreçler, son derece aşina olduğumuz peyzajımızın bir parçası. Ve biz bunları artık algılayamaz olmuşuz. Ne var ki, bunların birçoğu, vaktiyle insanları epey öfkelendirmişti

1nsanların evrensel olduğunu sandığı birçok şey, son derece belirli bazı tarihsel değişimlerin sonucu …

Hedeflerimden biri, bizleri kuşatan manzaranın bir parçası olan -insanların evrensel olduğunu sandığı- birçok şeyin, son derece belirli bazı tarihsel değişimlerin sonucu olduğunu göstermektir.
Tüm tahlillerim, “insan varoluşunun evrensel zorunlulukları” olduğu fikrine karşıdır. Bunlar kurumların keyfiliğini gösterdiği gibi, hala hangi özgürlük alanlarını kullanabildiğimizi ve hala hangi değişimlerin mümkün olduğunu da gösterir.

Yazılarınız, bilimsel incelemelerde pek alışılmadık ölçüde derin duygusal çizgiler, eğilimler taşıyor: “Disiplin ve Ceza”da yeis, “Şeylerin Düzeni”nde aşağılanma ve umut, “Delilik ve Uygarlık”ta incinme ve hüzün…

Yapıtlarımın her biri, yaşamöykümün bir parçası. Şu ya da bu nedenle, bu duyguları hissetme ve yaşama fırsatım oldu. Çok yalın bir örnek vereyim: 1950′lerde bir psikiyatri hastanesinde çalışıyordum. Felsefe eğitimi aldığımdan, deliliğin ne olduğunu anlamak istiyordum:
Akıl üzerine çalışacak kadar delilik etmiştim; deliliği araştıracak kadar da akıllıydım. Belirgin, tanımlanmış bir rolüm olmadığı için, hastalardan refakatçilere kadar değişen geniş bir hareket alanım vardı. O günler, nöroşirurjinin, psikofarmakolojinin başlangıç devri ve geleneksel kurumların hükümranlık zamanıydı. Artık başta bazı şeyleri zorunlu olarak kabul ettim, ama ardından, üç ay sonra (kafam biraz yavaş işler!), kendi kendime “bütün bunların gerekliliği ne?” diye sordum. Üç yıl sonra da bu işten ayrıldım ve büyük bir kişisel tedirginlik içinde lsveç’e gidip bu uygulamaların tarihini, “Delilik ve Uygarlık”ı yazmaya başladım. “Delilik ve Uygarlık”, bir dizinin ilk kitabı olarak tasarlanmıştı. İlkk ciltleri yazmaya bayılırım, ikincileri yazmaktan nefret ederim. Bu kitap psikiyatrinin ölümü olarak algılandı, ama yalnızca tarihten nakledilen bir tasvirdi.

Resim

Eğer nostalji bugüne karşı saldırgan ve dışlayıcı olursa, vazgeçmek en iyisidir.

Gerçek bir bilim ile sahte bilim arasındaki farkın ne olduğunu bilirsiniz: Gerçek bir bilim, kendi tarihini saldırıya uğramışlık duygusuna kapılmadan kabul eder. Ama, bir psikiyatriste, çalıştığı hastanenin cüzzamevinden geldiğini söylerseniz, fena halde öfkelenir.

“Disiplin ve Ceza” nasıl doğdu?

Hapishaneler ya da mahkumlarla doğrudan bir bağlantım olmadığını itiraf etmek zorundayım; gerçi bir Fransız cezaevinde psikolog olarak çalıştım, Tunus’ta bulunduğum sırada, siyasal görüşleri yüzünden hapse atılmış insanlar gördüm ve bu durum beni etkiledi.

Klasik çağ tüm yapıtlarınızın eksenini oluşturuyor.Bu çağa karşı bir nostalji mi hissediyorsunuz?

Eski çağların tüm bu güzelliği, nostalji için bir neden değil, bir sonuçtur yalnızca. Bunun bizim kanımız olduğunu gayet iyi biliyorum. Ama bu tür bir nostalji hissetmek, tıpkı çocuklarınız varsa, kendi çocukluğunuzla iyi bir ilişkiye sahip olmak kadar iyidir. Kendi zamanınızla düşünceli ve olumlu bir ilişkiye sahip olmanın bir yolu olması şartıyla, bazı dönemlere karşı nostalji hissetmek iyi bir şeydir. Ama eğer nostalji, bugüne karşı saldırgan ve dışlayıcı olursa, vazgeçmek en iyisidir.

Nietzsche benim için gerçeğin aydınlanması gibiydi.

Zevk için ne okursunuz?

Beni en çok duygulandıran kitaplar Faulkner, Thomas Mann ve Maleolm Lowry’nin “Under the Voleano”su.

Sizi etkileyen fikir adamları kimlerdi?

Berkeley’deki iki dostumun hakkımda yazdıkları kitapta, Heidegger’den etkilendiğimi söylediklerinde çok şaşırdım. (Hubert L. Dreyfus ve Paul Rabinow, “Michel Foucault: Beyand Structuralism and Hermeneutics”, Chicago University Press, 1982) Bu saptama, hiç kuşkusuz tümüyle doğruydu, ama nedense Fransa’da kimse bunu anlamamıştı.
1950′lerde öğrencilik dönemimde Husserl’i, Sartre’ı, Merleau-Ponty’yi okudum. Ezici bir etki hissederseniz, bir pencere açmaya çalışırsınız; epey çelişkili bir şey ama, bir Fransız için Heidegger’i anlamak çok zor değildir. “Varlık ve Zaman” zor bir kitap, fakat sonraki yapıtları daha berraktır.

Nietzsche benim için gerçeğin aydınlanması gibiydi.
Bana öğretilenlerden tümüyle farklı birisi olduğunu hissediyordum. Onu büyük bir tutkuyla okudum ve yaşantımla iplerimi kopardım; hastanedeki işimi bıraktım, Fransa’yı terk ettim. Tuzağa düştüğüm duygusuna kapılmıştım. Nietzsche okuyarak bütün bunlara yabancılaşmışttm.
Fransa’nın toplumsal ve siyasal yaşamıyla hala da çok bütünleşmiş hissetmiyorum kendimi. Fırsat bulduğumda Fransa’yı terk ediyorum. Daha genç olsaydım, Birleşik Devletler’e göç ederdim.

Bazı insanların gözünde gizli bir Marksist, bir irrasyonalist bir nihilist olduğum için tehlikeli bir adamım.

Neden?
Çeşitli imkanlar görüyorum. Homojen bir entellektüel ve kültürel yaşamınız yok. Ayrıca, “bir yabancı” olmamdan ötürü, toplumsal ve siyasal yaşamla bütünleşmek zorunda kalmazdım. Üzerimde hiçbir baskı olmazdı. Ayrıca, bir sürü büyük üniversite var ve hepsi de değişik alanlarda yoğunlaşmış. Ama elbette bunlardan da en beklenmedik biçimde kovulabilirdim.

Neden kovulacağınızı düşünüyorsunuz?

Bazı insanların beni öğrencilerin entellektüel sağlığı açısından bir tehlike olarak görmelerinden gurur duyuyorum. İnsanlar entellektüel etkinliklerde sağlıktan söz etmeye başladıklarında, bir şeylerin yanlış gittiğini düşünüyorum. Onların gözünde, gizli bir Marksist, bir irrasyonalist, bir nihilist olduğum için, tehlikeli bir adamım.

“Şeylerin Düzeninini” okuyunca, insan her türlü bireysel reform çabasının imkansız olduğu sonucuna varabilir. Zira, yeni buluşlar mucitlerinin asla öngöremeyeceği, kavrayamayacağı çeşitli anlamlar ve sonuçlar barındırıyor. “Disiplin ve Cezada ömeğin , prangalı mahkumlardan polis arabasına, halka açık cezalandırmadan disiplinli kurumsal cezalandırmaya doğru ani bir değişim olduğunu gösteriyorsunuz. Ama aynı zamanda ,o dönemde bir “reform” olarak görünen bu değişimin, aslında yalnızca toplumun cezalandırma becerisinin olağanlaştırılması olduğuna işaret ediyorsunuz. Öyleyse bilinçli değişim nasıl mümkün olur?

Değişimin mümkün olmadığını düşündüğüme nasıl inanabilirsiniz? Yaptığım bütün çalışmalar siyasal eylem lerle bağlantılıdır. “Disiplin ve Ceza” baştan aşağıya bu soruya bir yanıt bulma ve yeni bir düşünce tarzının nasıl ortaya çıktığını gösterme çabasıdır.
Insanların eylem ve tepki tarzı, belirli bir düşünme tarzına bağlı … Ve elbette düşünme de geleneğe bağlı.
Hepimiz yaşayan ve düşünen özneleriz. Tepki gösterdiğim şey, sosyal tarih ile düşünce tarihi arasında bir gediğin bulunduğu gerçeği. Sosyal tarihçilerden, insanların nasıl düşünmeden hareket ettiklerini betimlemeleri beklenirken, düşünce tarihçilerinden beklenen, insanların eylemde bulunmadan nasıl düşündüklerini betimlemeleridir.

İnsanların eylem ve tepki tarzı, belirli bir düşünme tarzına bağlı … Ve elbette düşünme de geleneğe bağlı.

İncelemeye çalıştığım şey, son derece karmaşık olan bu fenomen: İnsanların suçlara ve suçlulara bakışının gayet kısa bir zaman dilimi içinde değişime uğraması …
İki tür kitap yazdım. Biri, yani “Şeylerin Düzeni”, yalnızca bilimsel düşünceye; diğeri, yani “Disiplin ve Ceza” ise toplumsal ilke ve kurumlara dairdi. Bilim tarihi, toplumsal duyarlılıkla aynı şekilde gelişmez. Düşüncenin, bilimsel bir söylem olarak kabul edilmesi için, belirli ölçütlere uyması gerekir. “Disiplin ve Ceza”da, metinler, uygulamalar ve insanlar birbirlerine karşı mücadele eder.
Kitaplarımda gerçekten de değişimleri çözümlemeye çalıştım; bunu maddi nedenleri bulmak için değil, etkileşim halindeki tüm faktörleri ve insanların reaksiyonlarını göstermek için yapıyorum. ınsanların özgürlüğüne inanıyorum. Aynı durum karşısında, insanlar çok farklı yollardan tepki gösteriyorlar.

Disiplin ve Ceza”ya, bu kitabın “çağdaş toplumda çeşitli normalizasyon ve bilgi iktidarı çalışmalarına bir arkaplan olarak hizmet edeceği”ni söyleyerek son veri~ yorsunuz. Normalizasyon ile “bilginin merkezi olarak insan” kavramı arasındaki ilişki nedir?

Belirli bir insanlık fikri, modeli geliştirildi; bugün artık bu “insan” kanıt gerektirmeyecek kadar ayan beyan ve güya evrensel.

Bu farklı uygulamalar -psikolojik, tıbbi, cezıii, eğit, sel- aracılığıyla, belirli bir insanlık fikri ya da modeli ge’ liştirildi; bugün artık bu “insan”, kanıt gerektirmeyecek kadar ayan beyan ve güya evrensel. Hümanizmin evrensel olmayıp belirli bir duruma özgü olması son derece mümkün.

Hümanizm adını verdiğimiz şey Marksistler, liberaller, Naziler, Katolikler tarafından kullanılıyor. Bu, insan hakları ya da özgürlük adını verdiğimiz şeyleri bir yana atmamız gerektiği anlamına gelmez. Ama özgürlük ya da insan haklarının belirli noktalarda sınırlanması gerekti’ ğini söyleyemeyeceğimiz anlamına gelir.
Söz gelimi, “kadınlık erdemi”nin evrensel hümanizmin bir parçası olup olmadığını seksen yıl önce soracak olsaydınız, herkes “evet” yanıtını verecekti.

Hümanizm konusunda beni kaygılandıran nokta, bu kavramın bizim ahlakımızın belirli bir biçimini her tür özgürlüğün evrensel modeli olarak sunması. Gelecekte, çok başka gizlerin, çok başka özgürlüklerin, çok başka buluşların mümkün olacağını düşünüyorum. Bunlar, siyasal yelpazenin her ucunda -yani “Sol, Merkez, Sağ” dogmatik bir biçimde temsil edilen hümanizmin hayal bile edemeyeceği şeyler …

“Benlik Teknolojileri”nin kastettiği şey de bu mu?

Evet. Daha önce, benim sağımın solumun belli olmayacağı gibi bir izlenime sahip olduğunuzu söylemiştiniz. Bu doğru. Ama kimi zaman kendimi çok fazla sistemli ve katı buluyorum.

Gerçek, iktidar ve benlik arasındaki ilişkiler nedir?

Üzerinde çalıştığım üç geleneksel sorun var:

(1) Bilimsel bilgi aracılığıyla gerçekle, uygarlık için bu kadar önemli olan ve hepimizin öznesi ve nesnesi olduğumuz şu “gerçek oyunlar”la ilişkilerimiz nedir?
(2) Şu garip stratejiler ve iktidar ilişkileri aracılığıy’ la ötekilerle olan ilişkilerimiz nedir?
(3) Gerçek, iktidar ve benlik arasındaki ilişkiler nedir?
Sözlerime bir soruyla son vermek isterim: Bıı sorulardan daha klasik bir soru olabilir mi? Ve birinci, ikinci ve üçüncü sorulardan geçip ilkine geri dönen evrimden daha sistemli ne olabilir? Şimdi tam bu noktadayım.


←Older